Bu ülkede herkesin bir sığınağı var…

Kimi dini değerlerin arkasına saklanıyor,
Kimi Atatürk’ün isminin arkasına…
Ama kimse aynaya bakmıyor.
Geçen gün yazdığım yazının ardından birçok okuyucu şunu söyledi:
“Bir de Atatürkçüyüm, cumhuriyetçiyim diyenleri yaz…”
Yazıyorum.
Çünkü mesele artık sağ-sol meselesi değil.
Mesele ahlak meselesi.
Kırşehir’den bakınca tablo çok net görünüyor.
Bu şehir küçük olabilir…
Ama kimin ne olduğunu, kimin ne yaptığını çok iyi bilir.
Kim halkın malını koruyor, kim o mala göz dikiyor…
Kim hizmet ediyor, kim koltuk peşinde koşuyor…
Herkes bilinir.
Ama gel gör ki iş sandığa gelince işler değişiyor.
Bir bakıyorsun, düne kadar şikâyet edilenler yine baş tacı…
Bir bakıyorsun, herkes bildiği yanlışı unutmuş gibi davranıyor.
Neden?
Çünkü bu ülkede siyaset, fikir işi olmaktan çıktı…
Takım tutma işine döndü.
“Bizim partimiz” liderimiz deniyor.
“Bizim adamımız” deniyor.
Peki, “bizim” olan biri haksızlık yaparsa?
Cevap hazır: Görmezden gel.
İşte çürüme tam da burada başlıyor.
Bugün bakıyorsun;
“Atatürkçüyüm” diyen biri çıkıyor, ama liyakati değil, adam kayırmayı savunuyor.
“Cumhuriyetçiyim” diyor, ama halkın hakkını yemekten geri durmuyor.
Sonra da dönüp diyor ki:
“Biz Atatürk’ün partisiyiz.”
Hayır!
Atatürk’ün arkasına saklanarak yaptığınız yanlışları temizleyemezsiniz.
Nasıl ki dini kullanarak haksızlık yapanlar masum değilse…
Atatürk’ün adını kullanarak yapılan yanlışlar da masum değildir.
Bu kadar net.
Bakın açık konuşalım:
Bu memlekette en büyük tehlike hırsızlık değildir.
En büyük tehlike, hırsızı savunan zihniyettir.
En büyük sorun yolsuzluk değildir.
En büyük sorun, “bizden” diye yolsuzluğu meşrulaştıran anlayıştır.
Kırşehir’de de bu böyle, Türkiye’nin her yerinde de…
Kahvede konuşurken herkes dürüst, herkes adaletli…
Ama iş oy vermeye gelince, herkes kendi tarafına kör.
O yüzden kimse kusura bakmasın: Yetimin hakkını yiyen kim olursa olsun hırsızdır.
Fakirin ekmeğine göz diken kim olursa olsun zalimdir.
Halkın emanetini çarçur eden kim olursa olsun suçludur.
Partisi, görüşü, ideolojisi fark etmez.
Artık şunu anlamak zorundayız: Ne din kimseyi aklar…
Ne Atatürk’ün adı…
Ne de parti rozetleri…
Gerçek olan tek şey vardır:
Vicdan.
Eğer vicdan yoksa…
İster “Atatürkçüyüm” de, ister “dindarım” de…
Boş.
Kırşehir küçük bir şehir olabilir ama büyük bir gerçeği yüzümüze vuruyor:
Herkes her şeyi biliyor.
Ama mesele bilmek değil…
Doğruyu yapabilmek.
Eğer biz hâlâ “bizimkiler” demeye devam edersek…
Eğer hâlâ yanlışı sahiplenirsek…
Ne bu şehir değişir ne bu ülke.
Ama bir gün gerçekten şunu diyebilirsek: “Yanlış kimden gelirse gelsin yanlıştır…”
İşte o gün ne birileri Atatürk’ün arkasına saklanabilir ne birileri dini kullanarak kendini aklayabilir.
O gün bu memlekette gerçekten adalet konuşulur.