Gece, dünyanın bütün seslerini içine çekmişti. Birdenbire karanlığın derinliklerinden gelen tok bir nida yankılandı.
“Uyan evladım…”
Sanki yüzyılların ötesinden yükselen bu çağrı, ruhunun en kuytu yerine dokundu. Gözkapakları ağır ağır aralandı.
Karşısında ne beton duvarlar vardı ne de alıştığı hayatın herhangi bir izi. Üzerine eğilen bez bir tavan, çıtırdayan kandil alevleri ve keskin deri kokusu…
Bir çadırın içindeydi. Dışarıdan gelen demir sürtünmeleri, nal sesleri ve sert emirler havayı dolduruyordu.
Kendini doğrulttu.
Üzerinde kızıl tonlara çalan bir kaftan, ayaklarında çarıklar vardı.
“Neler oluyor?” diye mırıldandı.
Tam o sırada omzuna ağır bir el indi.
Geri döndüğünde karşısında kalın boyunlu, güneşten kararmış yüzlü, pala bıyıklı bir adam duruyordu.
“Börkün nerede çeri?”
“Ne börkü?”
Adamın yüzü kasıldı.
Bir başka çeri öne çıktı.
Şak!
Yanağına inen tokat yıldırım gibiydi.
Dünya bir anda eğrildi.
Toprak yükseldi.
Gök aşağı indi.
Ve her şey karardı.
İkinci kez gözlerini açtığında yanında genç bir asker oturuyordu.
“İyice misin gardaş?”
“Sen kimsin?”
Adam önce güldü.
Sonra yüzündeki ifade yavaşça kayboldu.
“Beni tanımadın mı?”
Genç adam cevap veremedi.
Az sonra içeri bir tabip getirildi.
“At şahlanınca başını taşa vurmuştu. Onun sersemliği var.”
Genç adam etrafa bakındı.
“Telefonum nerede?”
Tabip durdu.
“Telefon nedir?”
O an içeri başka biri girdi.
Yaşlıydı.
Başındaki sarığın çevresine dolanmış yeşil taylasan, kandilin ışığında sanki parlıyordu.
Adımlarında garip bir sükûnet vardı.
Odaya girer girmez bütün telaş çekildi gitti.
Yaşlı adam yatağın kenarına oturdu.
“Nasıl hissediyorsun evladım?”
Genç adamın içinden sebepsiz bir huzur geçti.
“Siz kimsiniz?”
İhtiyar tebessüm etti.
“Rüya sanıyorsun.”
Genç adam cevap veremedi.
İhtiyar iki elini avuçlarının arasına aldı.
Bakışları doğrudan gözlerinin içine saplandı.
“Rüyanın içinde de rüya olur evladım.”
Sonra elini kalbinin üzerine koydu.
“Sen uyumadın.”
Bir nefeslik sessizlik…
“Sen uyandın.”
Günler mi geçti, haftalar mı…
Anlayamadı.
Fakat bedenindeki yabancılık kaybolmaya başlamıştı.
Bir sabah silah talimindeydiler.
Yanındaki çeri ona eğri ağızlı bir yatağan uzattı.
“Hadi göster kendini.”
Genç adam istemsizce ileri atıldı.
Çelik havada kıvrıldı.
Bir dönüş…
Bir hamle…
Bir savuruş…
Sanki doğduğu günden beri o silahla birlikte yaşamıştı.
Arkadaşı kahkaha attı.
“Bak hele!”
Bir kez daha saldırdı.
Yatağan avucunda değil de damarlarında dolaşıyor gibiydi.
“Her şeyi unutmuşsun.”
Çeri gülümsedi.
“Ama demiri konuşturmayı unutamamışsın.”
Tam o sırada ordugâhta bir hareketlilik başladı.
“Destur!”
“Destur!”
“Destur!”
Binlerce asker bir anda toparlandı.
Başlar eğildi.
Eller göğüs üzerinde kenetlendi.
Atının üzerinde bir hükümdar görünmüştü.
Uzun boylu değildi.
Fakat bakışları insanın içine işliyordu.
Başındaki miğferde dalgalanan kartal tüyü rüzgârla oynuyordu.
Atını durdurdu.
Meydan sessizleşti.
Sonra sesi yükseldi.
“Aslanlarım…”
Bir anda bütün gözler ona çevrildi.
“Aslan pençesinden kelle kurtaran koç yiğitlerim…”
Rüzgâr bile durmuştu.
“Kaçacak delikleri kalmadı.”
Ses daha da sertleşti.
“Küfrün kökünü sökeceğiz. Bugün her biriniz Ebu Bekir, Ömer, Osman.”
Binlerce göğüs kabardı.
“Şahın diyarına girdiniz. Hükümdarların hükümleri altında ki topraklar onların nikahlı karısı gibidir.”
Atını hafifçe ileri sürdü.
“Bugün göstereceksiniz kimdir gerçek Müslümanlar.”
Son sözünü söylerken sesi gök gürültüsünü andırıyordu.
“Göreyim sizi İslam’ın keskin kılıçları!”
Bir anda yer gök sarsıldı.
“ALLAHU EKBER!”
Çaldıran…
Ufka kadar uzanan sarı bozkır…
Karşılıklı dizilmiş iki devasa ordu…
Bekleyiş…
Dua…
Helalleşme…
Ve yaklaşan fırtına…
Sabahın ilk ışıklarıyla yer titremeye başladı.
Safevi süvarileri kara bir sel gibi akıyordu.
Öncü birlikler onları karşıladı.
Çarpışma başladığında dünya kılıçların sesiyle doldu.
İlk hat yarıldı.
Atlılar ilerledi.
Toz bulutları göğü örttü.
Fakat sonra başka bir şey oldu.
Geri çekilen Osmanlı safları açılmaya başladı.
Sağa…
Sola…
Yavaşça…
Bilinçli şekilde…
Tıpkı kapanan bir kapının iki kanadı gibi.
Şah İsmail bütün kuvvetleriyle ileri atılmıştı.
Zaferin avuçlarının içinde olduğunu sanıyordu.
O sırada Sultan Selim ayağa kalktı.
Yüzünde tek bir endişe çizgisi yoktu.
“Sona geldiler.”
Arkasını döndü.
“Toplar ve şakalozlar hazır mı?”
“Emrinizde hünkârım.”
Bir sessizlik…
Bir nefeslik bekleyiş…
Ve ardından…
“Ateş!”
Gök parçalandı.
Yeryüzü titredi.
Barutun alevi ovayı gündüze çevirdi.
İlk saflar biçildi.
Ardından ikinci salvo.
Sonra üçüncü.
Çelikten bir fırtına düşmanın üzerine çöktü.
Şahın ordusu neye uğradığını anlayamadı.
Tam o anda Selim Han’ın sesi yeniden yükseldi.
“Toplar ileri ateş!”
Mermiler bu kez kaçış yollarını kapattı.
Önlerinde ölüm.
Arkalarında ölüm.
Yanlarında ölüm.
Yaylım atışları ölüm kusuyordu…
Ve ardından son emir geldi.
“Umumi taaruz!”
Genç adam koşuyordu.
Bağırıyordu.
Nefes almayı unutmuştu.
Yatağanını savurdu.
Bir baş geriye düştü.
İkinci darbede bir kol havada döndü.
Üçüncüde karşısındaki dizlerinin üzerine çöktü.
Kanın, tozun ve çeliğin ortasında zaman başka türlü akıyordu.
Her şey bulanıktı.
Ama bedeni ne yapacağını biliyordu.
Sanki yüzlerce savaşın hatırası damarlarında dolaşıyordu.
Sonra…
Bir darbe.
Sırtında yıldırım gibi patladı.
Daha dönmeye fırsat bulamadan ikinci bir kılıç böğrüne doğru indi.
Dünya yeniden eğrildi.
Gökyüzü parçalandı.
Toprak yükseldi.
Ve…
Küt!
Bazadan aşağı düştü.
Nefes nefese doğruldu.
Kalbi göğsünü yumrukluyordu.
Karanlık odasında yerde yatıyordu.
Yanında bir kitap duruyordu.
Kapağında şu isim yazıyordu:
Şah ve Sultan.
Tam o sırada telefon ekranı aydınlandı.
Bir bildirim geldi.
Saat…
03.15.
İmsaka kırk beş dakika kalmıştı.
Genç adam uzun süre kıpırdamadan oturdu.
Çünkü hâlâ avuçlarında demirin soğuğunu hissediyordu.