“Üzülünce göğe bakın. Yerde tevazu, gökte ferahlık vardır.” buyuruyor Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav).
Gökte ferahlık varsa, o ferahlığı daha iyi anlamak gerekmez mi? Ya da gökyüzü, gözümüzün gördüğü birkaç yıldızdan mı ibaret sadece?
Atalarımız da bunu merak etmiş olmalı ki, bir gök bilim medresesi kurmak istemiş. Ay’ı, yıldızları, Güneş’i, gökte uçan kuşu ve dahi dalda açan çiçeği… Her biri bir anlam ifade ediyor ve bunları anlamadan yol yürümek belki de gün geçtikçe zorlaşıyordu. İşte bu ve benzeri nedenlerle Anadolu’nun kalbinde yeni bir heyecan başladı: Gökbilim Medresesi heyecanı…
(Cacabey Medresesi – Camii dıştan görünüş)
Kimilerine göre sadece bir hayal, kimilerine göre deli saçması olmalıydı bu. Teknolojinin olmadığı bir çağda, çıplak gözle göğe bakacak; Güneş’i, Ay’ı, yıldızları ve daha gözle görünmeyenler gün yüzüne çıkarılacaktı.
Tarihler 1272’yi, Anadolu Selçuklu Sultanı Kılıç Arslan oğlu II. Gıyaseddin Keyhüsrev dönemini gösterdiğinde, Anadolu Selçuklu Beyi Cacabey, söylentilere kulak asmadı ve keskin zekâsıyla Kırşehir’de medreseyi kurdu. Burada; Ay’ın, Güneş’in, yıldızların hangi durumlarda değiştiğini ve büründükleri halleri bıkmadan, usanmadan çizdi. Medresenin içine 8 metrelik derinliğe sahip bir rasat kuyusu koydu.

(Medrese içerisinde bulunan kuyu)
Kubbesi açık bir bina inşa etti. Açık olan bölüme de Rasat Fenerini yerleştirdi. Geceleri gökyüzünden havuza yansıyanlar, Cacabey’in hayallerine giden bir yoldu. Cacabey, çalışmalarında 10 gezegen tasarımı gerçekleştirdi. Öyle ki o yıllarda 9 gezegen bulunurken Cacabey tasarladığı 10. Gezegen ile gökbiliminde yeni bir soluk açmış oldu. O soluk, X bilinmeyen gezegeniydi.
(Açık kubbe- Rasat Feneri)
Öyle büyük hayaller kurmuştu ki, inşa ettiği medresenin köşe kısımlarına göğe fırlatılan roket şeklinde sütunlar yaptırdı. Kimi fırlatmaya hazır, kimi de fırlatılmış roketler…
(Mimarini köşe kısımlarına yerleştirilmiş roket yapılar)
Yetmedi, bir gözlem kulesi inşa ettirdi. Yapının güneybatısında yer alan bu kule, 21 metre yüksekliği ve süslemeleriyle göz dolduruyordu. Tuğladan örülen gözlem kulesinin üst kısımlarında zikzaklı süslemeler yer alırken, alt tarafında düz süslemeler arasında turkuaz rengi çiniler bulunuyordu. Yapı, dikkat çeken çinileri nedeniyle halk arasında “Cıncıklı Medrese” diye de anıldı.
(Gözetleme kulesi)
Doğu-batı yönünde uzanan medresenin çift renkli taç kapısı, Anadolu Selçuklu sanatının en güzel mimari örneklerinden biri sayıldı. Yapının Arapça kitabesi de taç kapısının üzerine konuldu. Kur’an-ı Kerim’den ayetler barındıran taç kapısına, pencere kenarlarında bulunan süsler ve ayetler eşlik etti.

(Taç Kapı) (Güneş ve Ay’ı sembolize eden yapı)
Şehrin merkezinde bulunan bu yapıda Cacabey ve talebeleri, gökbiliminde ışık olacak türlü aletler kullanmış, bu aletleri halka tanıtmaktan da geri durmamıştı. Medresede gökbiliminin yanı sıra matematik, tıp ve fen ilimleri de öğretildi.
İçerisindeki sekiz öğrenci odasıyla gökyüzüne meraklı talebeler yetişirdi. Orijinal hâlinde öğrenci odalarının kemerli yapısı adeta bir kubbeyi andırırken, yapılan restorasyon çalışmalarında bu kemerli yapı düz bir hâl almıştır. Serin ve yumuşak havası, misafirleri için hem fiziksel hem de ruhsal bir dinginlik sağlar.
Eşsiz mimarisi ile dikkat çeken medrese, Anadolu’nun ilk Gökbilim Medresesidir. Medresenin taç kapısına işlenen bazı şekillerin Ay ve Güneş’i sembolize ettiği; ayrıca alınlığın sağ ve sol alt köşesinde yer alan dairesel şekillerin de ekvator çizgisi ile eksen eğikliğini gösterdiği ifade edilir. Ayrıca medresenin, koni ve kürelerin üst üste bindirilmesiyle oluşmuş ana eyvanın köşelerinde yer alan iç sütuncelerinin de Güneş sistemindeki gezegenleri sembolize ettiğine inanılır.
19. yüzyıla ait seyahatnamelerde harabe hâlinde olduğu belirtilen medrese, 1907 tarihli Ankara Vilayeti Salnamesi’ne göre kısmen camiye dönüştürülmüştür. Cacabey’in türbesinin de bulunduğu medrese, günümüzde cami olarak kullanılmaya devam etmektedir.
Yapının dikkat çeken bir diğer yanı ise halk arasında dolaşan tünel veya dehlizlerdir. Rivayet odur ki; Cacabey, o dönemde yaşanan ağır savaşlara karşın yapının içerisinde veya altında Kırşehir’in ilçelerine uzanan tüneller yaptırmıştır. Hatta yine bu rivayete göre Cumhuriyet döneminde bu tünellere birkaç kişi girmiş, ancak o kişiler bir daha görülememiştir. Zamanla havalandırmalar kapanmış, bakımı yapılamayan dehlizler zararlı hayvanların uğrak noktası hâline gelmiş olmalıdır.
Peki, 1272’den beri yerli-yabancı birçok turisti ağırlayan ve günde beş vakit Kırşehir halkını huzura davet eden bu medreseyi yaptıran Cacabey kimdir?
Ceceli aşiretinin beyi Emir Bahaddin Caca’nın oğlu olan Cacaoğlu Nureddin Cebrail, 1240 yılında Kırşehir’de doğmuştur. Kırşehir’e büyük hizmetlerde bulunmuş önemli bir şahsiyettir ve “Caca Bey” adıyla ün kazanmıştır.
Selçukluların son yıllarında Eskişehir Emiri olarak görülen Caca Bey, bir süre Tokat’ta kaldıktan sonra Kırşehir’e vali olmuştur. Genç yaşında zekâsını göstererek üstün hizmetlerde bulunmuş, kısa zamanda devlet büyükleri arasına girmiştir. Mevlâna, yazdığı bir mektupta ona övgüler düzmüş ve başarısını tescillemiştir. Türkçe konuşan, emirlerinde ve devlet yazışmalarında Türkçeyi kullanan Cacabey, kendi idaresinde olan Hacı Bektaş Veli ile de ilgilenmiş ve onu himayesine almıştır.
Eskişehir’de bir cami ve bir han yaptırmış, on yedi cami ve zaviyenin onarımına katkı sunmuştur. Yaptırdığı en önemli eser ise Kırşehir’de bir mimari anıt olarak yükselen Cacabey Medresesi’dir. Ayrıca medrese dışında günümüzde hala varlığını koruyan Kesik Köprü ve Cacabey Kervansarayı’nı da yaptırmıştır.
1301 yılında Rum tekfurları ile savaşırken şehit düşen Cacabey’in naaşı Kırşehir’e getirilerek medresenin içerisine defnedilmiştir.