“Ey iman edenler! Sizden önceki topluluklara farz kılındığı gibi oruç, size de farz kılındı. Belki sakınırsınız…”
Söz edilmeye değmez bir hiçken bizleri yaratıp varlık âlemine çıkaran, peygamberler ve kitaplar göndererek hidayet yollarını gösteren, sayısız nimetleri lütfederek bizleri müşerref kulları kılan Yüce Allah’a hamd u senalar olsun… Oruç tutan ve iftar edenlerin en hayırlısına, İslam devletini kurarak putperest Mekke müşrik nizamını yerle bir eden Efendimize, O’nun A’ line ve ashabına salât u selam olsun. Çok mükerrem bir Hilal’in gölgesi üstümüze düşmek üzere…
Büyük ve azametli bir misafiri karşılamaya az bir zaman kaldı. Bu mübarek zaman dilimini nasıl karşılayalım ve yaşayalım ki Allah Resulü’nün Ramazan’ı gibi olsun bu ay? O, “Allahım! Bu hilali bize iman ve ‘teyemmün’ ,selamet ve İslam’la doğdur. Doğruluk ve hayır hilali… Benim Rabbim de senin Rabbin de Allah’tır.” diyerek karşılamıştı hilali… Çünkü Müşrikler Allah’ı bırakıp hilale tapıyorlardı.
Sanki Hz. Nebi “Ey Hilal! Ben nasıl yaratılmış bir kul isem sen de öylesin. Benim de senin de Rabbin Allah’ tır. Sen ne bir zarar ne de bir fayda verebilirsin.” diyordu Ay’a.. Ramazan öyle bir ay ki hiçbir şeyin alternatif olamayacağı muazzam ‘fırsatlar’ barın-dırıyor sinesinde. Altından kıymetli ‘an’lar mevcut. Çünkü Halik Zül Celal nar-ı Cahime müstahak binlerce kişiyi azat ediyor rahmetiyle. “Kim iman ederek ve sevabını Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa geçmiş günahları bağışlanır. ” Adet olduğu, kültür bunu gerektirdiği veya mahallenin baskısıyla değil, iman ederek tutulan bir oruçtan bahsediyoruz.
“ Şeytanın bağlandığı hayrın ve bereketin nüzul ettiği cennet kapılarının açılıp cehennem kapılarının kapatıldığı ..” Ramazan öyle bir geldi ki sanki çok feyizli ve mukaddes bir şehr-i kerim lisan-ı haliyle bize bazı şeyler söylüyor:
Gözlerimize: “Sakın ha tilki bakışına benzemesin bakışın. Sükûn bulsun helalde. Harama bakmaktan uzaklaş! Gecenin koynunda gözyaşı dök Kerim olan Rabbin aşkına. Gözünün feri, dizinin dermanı oldukça kullukta neşeli ol, lezzetini tat.”
Dilimize: “Ey dil! İnsanların gıybetini yapma. Falanın lafını filana getirme. Unutma ki bu, büyük belaların müsebbibidir. Mümin diline yakışmayan fahiş sözü telaffuz etme. Fahiş ve küfür sözlerini telaffuz etme…Kötü sözden aslandan kaçar gibi kaç. Yalan,boş söz oruçla nurlanan bir ağızda bulunur mu hiç?...”
Şair ne güzel söylemiş: “Dilinle kimsenin ayıbını söyleme taşıdığın ‘yük’ avrettir; Unutma ki insanların da dili var. Gözün sana bir kusuru gösterirse
Deki ‘Ey göz, onların da gözleri var!’… “
Ellerimize: “Kan döken, masumlara kıyan, ebrarın başına evlerini yıkan el! Vurma kimseye, hiçbir cana kıyma. Hırsızlık yapmak, rüşvet almak, fakirin fukaranın hakkını Ali Cengiz oyunlarıyla yemek, Müslüman’ın ırzına, namusuna şerefine uzanmak da neyin nesi! Uzak dur bu şeni işlerden. Sen sadece tekbirde havaya kalkmalısın.”
Ayaklarımıza: “Ey ayak! Haram işe, haram yerlere gitmekten sakın. Göklerin ve yerin Rabbi Allah’ı kızdıracak gidiş-gelişlere tevessül etme. Dalalet, ziyan ve nedamet yollarında yorma beni!”
Karınlarımıza: “Haram gıda ile beslenme. Faiz yer bulmasın sende. Haksızlıkla sahip olduğun hiçbir yiyecek içeceği sokma içine! Hatta şüpheli olanlardan bile kaç…”
Benliğimize: “Ey nefsim! Görmez misin ki bizden önce dünyaya gelenler çoktan gittiler; şu anda yaşayan insanlar da bir gün mutlaka sayılı dakikaları bitirip ebedi âleme göçecekler. Bizi de aynı akıbet beklediğine göre pamuk ipliğine bağlı bir ömrü, heva ve hevesimizin bitmek bilmeyen arzularının peşinde koşarak mı heder edelim? Yoksa bizi seven, koruyup-kollayan, onca aşırılığımıza ve isyanımıza rağmen nimetlerini vermeye devam eden Cenab-ı Hakk’ın razı olacağı amelleri kazanacağımız bir vasat mı kılalım? “