Geçmişte bu ülkede öyle mücadeleler verildi ki, bugün rahat koltuklarında ahkâm kesenlerin çoğu o günlerin soğuğunu, kapı önlerinde bekleyişini, aşağılanmışlığını bilmez.
Bir zamanlar başörtülü kızlar üniversite kapılarında bekletildi. İnancı gereği örtünen gençler eğitim hakkından mahrum bırakıldı. “Kamusal alan” denilerek anneler devlet dairelerinden çevrildi.
Kışla kapısında evladına sarılmak isteyen başörtülü anneye “geri dön” dendi.
Üniversitelerde “ikna odaları” kuruldu; genç kızlara ya örtünü çıkar ya da hayallerinden vazgeç denildi.
Perukla derse girenler oldu. Gözyaşını içine akıtanlar oldu.
O gün meydanlarda sloganlar vardı.
“Bin yıl sürecek” diyenler de vardı, “Bismillah, Allahu Ekber” diye haykıranlar da.
“Bu zulüm bitecek” denildi. “Başörtülü kızlarımız okuyacak, adaleti savunacak, bu ülkenin yüz akı olacak” denildi.
Biz o gün bu mücadelenin içinde kendimizi çok samimi sanıyorduk. İhlaslı olduğumuzu düşünüyorduk. Meğer ihlas sandığımız şey biraz da çaresizlikmiş.
Makam yokken, para yokken, güç yokken kolaymış temiz kalmak.
Asıl imtihan güç gelince makam olunca başlamış.
Bugün başı örtülü kızlarımızın geldiği noktaya bakın.
Bir zamanlar “örtüm namusumdur” diyenlerin bir kısmı şimdi makamın, lüksün, konforun temsilcisi.
Dava bilinci yerini kariyer planına bıraktı.
Tesettür bir direniş sembolüyken, bugün çoğu yerde bir marka yarışına dönüştü.
Örtü hâlâ var ama ruh nerede?
O örtünün taşıdığı vakar, sadelik, adalet hassasiyeti nerede?
Sakallı gençlerin geldiği durağa bakın.
Bir zamanlar İslam davasından söz eden, adalet diye haykıran gençlerin bir kısmı bugün gücün gölgesinde konfor arıyor.
Dün “faiz haram” diyenler bugün sistemin en rahat dişlileri olmuş. Dün “kul hakkı” diye titreyenler, bugün torpil düzeninin sessiz ortağı.
Sakal var; ama sakalın temsil ettiği ahlak, cesaret, istikamet nerede?
Sorun başörtüsünde değil.
Sorun sakalda değil.
Sorun, sembollerin içinin boşaltılmasında.
Dün laik devlete veryansın edenlerin bir kısmı bugün devleti kutsallaştırıyor.
Dün eleştirilen düzen bugün dokunulmaz kabul ediliyor.
Güç ele geçirilince adalet unutulduysa, isimlerin değişmesi neyi değiştirir?
Eğer başörtüsü iktidara yakın olmanın aksesuarına dönüşmüşse,
eğer sakal ahlaki bir duruş değil de kimlik vitrini olmuşsa, orada ciddi bir savrulma var demektir.
Şeytanın alkışladığı bir dindarlık biçimi türedi: Gösterişli ama merhametsiz.
Sloganlı ama adaletsiz.
Görünürde muhafazakâr ama özünde dünyaperest.
Oysa bu dava dünyalık elde etme davası değildi.
Bu dava makam davası değildi.
Bu dava bir grubun diğerine üstün gelme yarışı hiç değildi.
Bu dava ahlak davasıydı.
Bu dava adalet davasıydı.
Bu dava, güçlü olunca da haklının yanında durabilme davasıydı.
Bugün geldiğimiz noktada acı bir gerçekle yüz yüzeyiz:
Zulüm değişti, zalim değişti, mağduriyetin tarafları yer değiştirdi; ama zulüm zihniyeti bütünüyle yok olmadı.
Hiçbir şey için geç değil.
Eğer gerçekten bir çıkış aranıyorsa, o çıkış yeniden öze Kuran’ına dönmekten geçer.
İsimlere, partilere, makamlara değil; ahlaka ve ilkeye bağlanmaktan geçer.
Başörtüsü yeniden bir bilinçle taşınmalı.
Namaz yeniden bir sorumluluk hatırlatmalı.
Güç, adalet üretmediği sürece bir imtihandır.
Bugün asıl soru şu: Başörtüsü serbest ama adalet ne kadar özgür?
Sakal serbest ama vicdan ne kadar diri?
Makam bizim ama ahlak kiminle?
Eğer bu sorulara cesur cevaplar veremezsek, dün eleştirdiğimiz düzenin bir başka versiyonuna dönüşmüş oluruz.
Ve asıl kayıp, işte o zaman başlar.