Ben Firdevs Bacı… Anadolu’nun yokluk ve çaresizlik içinde yoğrulmuş cefakâr kadınlarından sadece biriyim.

Eşim hapse düştüğünde altı çocuğum vardı. O gün anladım ki yokluk sadece cebin boş olması değilmiş; insanın yüreğini de kemiren, geceleri uykusuz bırakan bir ateşmiş. Çocuklarımın yüzüne baktıkça içim parçalanırdı. Açlık öyle bir hâl almıştı ki, bir lokma ekmek bile bazen hayal gibi gelirdi. Evde bir ineğimiz vardı; sütünden yoğurt, peynir yapardım ama o da yetmezdi. Altı çocuğun gözleri bana bakarken hiçbir şeyin yetmediğini öğreniyor insan.
Haziran ayıydı… Güneş yakardı toprağı, benim ayaklarımı yaktığı gibi. Irgatlığa giderdim kimi zaman, akşama doğru ayak tabanlarım şişerdi, yürüyemez hâle gelirdim. Bazen de ekmek yapanların yanına gider, birkaç yufka karşılığında saatlerce çalışırdım. O günlerde anladım… Anne olmak, dünyanın en ağır imtihanlarından biriymiş.
Ekinin biçimine daha vardı. Beklemek zordu. Sabretmek daha zordu. Ama en zoru, çocukların açlığına çare bulamamaktı.
Kapıda tavuklarımız vardı. Yumurtalarını günlerce biriktirdim. İki sepet dolusu yumurta… Onları eşeğe yükledim. Dağları aştım, Mucur’a vardım. İçimde bir umut… “Belki bugün çocuklarım doyar,” diye.
Ama olmadı.
Yumurtalar para etmedi. Hem niye etsin ki? Herkesin tavuğu vardı. En ucuzundan vermek zorunda kaldım. İçim ezile ezile sattım. Sonra pazara gittim, üç beş parça yiyecek aldım. Ama yetmezdi… Biliyordum, yetmeyecekti.
Eve dönerken içimde bir sıkıntı… Çocuklarımın yüzü gözümün önüne geldi. “Bu çocuklar ne yiyecek?” dedim kendi kendime.
O an aklıma ebem geldi… Yıllar önce anlattığı o hikâye… Bir dilenci kapısına gelmiş. Ekmek istemiş. Ebem yok demiş, çaresizliğinden. Dilenci de çarığına bakıp demiş ki: “Ey çaresiz çarık, yer seni… Sen beni sıkarsın.”
İşte o an ben de dedim:
“Ey çaresiz çarık… Yer seni… Sen beni sıkarsın…”
Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken yürüyordum. Tam o sırada çarşıda bir rüzgâr koptu. Biz burada “talaz” deriz… Öyle bir savurdu ki her şeyi, yer gök birbirine karıştı sanki. Yaşlı bir esnafın elindeki bir deste para havaya savruldu. Paralar uçuştu… O zamanın en büyük parası geldi, ayağımın altına düştü.
Rüzgâr bir anda dindi.
Parayı aldım, gittim esnafa.
“Ağa,” dedim, “buyur, savrulan paran…”
Yüzüme baktı, şaşkın şaşkın…
“Ne parası bacım?” dedi.
“Az evvel talaz çıktı ya… Elindeki para savruldu,” dedim.
Birbirlerine baktılar. Yanındaki esnaflar da baktı. Sonra biri dedi ki:
“Kızım… Bir saattir buradayız. Ne talazı?”
O an içim ürperdi. Aklımı yitirdim sandım.
“Yok ağa,” dedim, “ben gördüm…”
Ama herkes aynı şeyi söyledi: “Yoktu.”
Elimde para… Yüreğimde şüphe… Ne yapacağımı bilemedim.
“Bu para benim değil,” dedim. Uzattım.
Esnaf almadı.
“Eğer benimse,” dedi, “anayın ak sütü gibi helal olsun. Git, yoluna…”
Ama içim rahat etmedi. Yoldan geçen herkese sordum:
“Az evvel talaz çıkmadı mı?”
Kimine “gardaş” dedim, kimine “bacı”…
Hepsi de “yok” dedi.
Geri döndüm. Anlattım. Esnafın gözleri doldu.
“Vicdanın rahat etsin gelin kızım,” dedi.
“Ver o parayı bana, ben sana aynısını vereyim. Git ihtiyacını gör.”
O an dizlerimin bağı çözüldü sanki. Duam dudaklarımdan döküldü. O parayla haftalarca yetecek erzak aldım. Un aldım… Çocuklarımın karnını doyuracak kadar.
Eve dönerken düşündüm… Düşündüm… Ama bir anlam veremedim.
O rüzgâr… O para… O an…
Şunu anladım ki;
Bazen Hızır bir insan suretinde gelmez.
Bazen bir rüzgâr olur…
Bazen bir olay…
Bazen de çaresizliğin tam ortasında açılan bir kapı olur.
Ve insan, en çok darda kaldığında fark eder…
Yalnız olmadığını.
Bu hikâye, sadece Firdevs Bacı’nın değil… Yoklukla sınanmış, sabırla yoğrulmuş, gözyaşını içine akıtarak evlatlarını doyurmaya çalışan bütün Anadolu annelerinin hikâyesidir. Adı bilinmeyen, sesi duyulmayan ama yüreği dağlar kadar büyük kadınların…
Bir lokmayı bölüp çoğaltan, bir duayı umuda çeviren, çaresizliğin en koyu anında bile dimdik duran o cefakâr annelerin…
Bu satırlar, Firdevs Bacı nezdinde; yüreği evlatları için atan, yokluğa rağmen sevgiyi eksiltmeyen, sabrıyla nice mucizelere kapı aralayan tüm Anadolu annelerine ithafen yazılmıştır.