Rüya, bir düşüşle başladı.
Ne yukarıdan aşağıya ne de aşağıdan yukarıya… sadece bir boşluğun içine doğru süzülüyordun. Etrafında ne karanlık vardı ne ışık. Sanki renklerin henüz yaratılmadığı bir yerdi burası. Zaman yoktu; ama bekleyiş hissi vardı.
Sonra ayaklarının altına bir zemin değdi.
Gözlerini açtığında kendini tanıdık bir yerde buldun: Kırşehir’in dar bir sokağı. Ama bir tuhaflık vardı. Sokak uzadıkça uzuyor, yürüdükçe geri çekiliyordu. Sanki varmak diye bir şey yoktu. Evlerin kapıları vardı ama duvarları yoktu. İçlerini görebiliyordun. Her odada başka bir sen oturuyordu.
Birinde çocuk halin vardı; dizlerin yaralı, kahkaha atıyordu.
Birinde genç halin; gözlerin dolu, birine sırtını dönmüşsün.
Birinde ise yaşlı halin; sessizce duvara bakıyorsun, sanki her şeyi anlamış ama hiçbir şey söylemek istemiyorsun.
Yürümeye devam ettin. Sokağın sonunda bir kapı vardı. Diğerlerinden farklıydı. Ne rengi belliydi ne de şekli. Ona bakınca hem tanıdık geliyor hem de hiç görmemiş gibi hissediyordun.
Kapıyı çaldın.
Ses çıkmadı.
Ama kapı açıldı.
İçeri girdin.
Oda yoktu aslında. Mekânın sınırları yoktu. Ama yine de bir “içerisi” hissi vardı. Ortada bir ayna duruyordu. Ama bu ayna… yansıtmıyordu. İçine çekiyordu.
Yaklaştın.
Aynaya baktığında yüzünü görmedin.
Bir kalabalık gördün.
Konuşmalar, hatıralar, korkular, arzular… Hepsi iç içe geçmişti. Kiminin sesi senin gibiydi, kimisi tamamen yabancıydı. Ama hepsi “senim” diyordu.
Geri çekilmek istedin ama ayakların hareket etmedi.
Aynanın içinden bir ses geldi:
“Hangisi sensin?”
Cevap veremedin.
Çünkü hepsi sendi.
Ve hiçbiri.
Bir anlık bir sarsıntı oldu.
Sokak, evler, aynalar… hepsi bir anda dağıldı.
Kendini bir dağın tepesinde buldun.
Etrafında sis vardı. Ama bu sis görüşünü kapatmıyordu; aksine her şeyi daha net gösteriyordu. Aşağı baktığında bir şehir gördün. İnsanlar koşuşturuyor, bağırıyor, gülüyor, ağlıyordu.
Sonra fark ettin…
Hiçbirinin yüzü yoktu.
Hepsi birer gölge gibiydi.
Bir an panikledin.
“Benim yüzüm var mı?” diye düşündün.
Elini yüzüne götürdün.
Hiçbir şey hissetmedin.
Bir boşluk.
Tam o anda, yanında birinin olduğunu fark ettin. Ne zaman geldiğini görmemiştin. Ne yüzü vardı ne de şekli. Ama varlığı, her şeyden daha gerçekti.
“Bu insanlar neden yüzsüz?” diye sordun.
Cevap gecikmedi:
“Çünkü kendilerini görmeden yaşıyorlar.”
“Peki ya ben?”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra o varlık sana döndü ya da sen öyle hissettin:
“Sen hâlâ bakıyorsun.”
Bir an her şey sustu.
Rüzgâr bile.
Sonra sis dağılmaya başladı.
Şehir silindi. Dağ kayboldu. Sesler yok oldu.
Kendini tekrar o aynanın karşısında buldun.
Bu sefer yüzün vardı.
Ama gözlerin…
Sen değildin.
Gözlerinin içinde başka bir derinlik vardı. Sanki seni izleyen biri vardı orada. Sen kendine bakmıyordun; bir başkası sana bakıyordu.
Kalbin hızlandı.
“Bu kim?” diye fısıldadın.
Aynadaki dudakların kıpırdadı. Ama sesi sen çıkarmadın:
“Bakanla bakılan aynı olana kadar… bu soru devam eder.”
Bir anda her şey karardı. Uyandın.
Odan aynıydı. Duvarlar, tavan, pencere… her şey yerli yerindeydi. Ama bir eksiklik vardı. Ya da fazlalık.
Aynaya bakmaya cesaret edemedin bir süre.
Çünkü içinden bir his geçiyordu:
Belki de o rüya… bitmedi.
Belki de hâlâ içindesin.