İnsan, kâinatın bir parçasıdır esasında. İçinde yaşadığı kâinatı etkilerken aynı zamanda ondan da etkilenir.

Evrendeki bütün mevcudat hilkat gayesine uygun bir şekilde vazifesini ifa ettiği için kâmil bir Mümin sayılır. Gezegenler, yıldızlar, güneş, ay ve diğer gök cisimleri böyledir. Musahhar kılındıkları vazifeyi durmaksızın yerine getirirler ve itiraz da etmezler. Âdemoğlunun yaşadığı büyük buhranların, acı, zulüm, felaket, açlık ve savaşların yegâne sebebi Yara-dan’a sırt dönmesi, O’nu , -haşa – göklere hapsetmek istemesidir. Yapıp ettikleri ve sözleriyle “Tamam, gök-lerde Sen hükümransın, Sen öldürür Sen diriltirsin hatta yağmuru da Sen yağdırırsın lakin yeryüzünde bizim sözümüz geçer!” iddiasında bulunmasıdır.

Yaratılış gayesi Allah’a ubudiyette bulunmak olan insan, yaratılış gayesinin vaciplerini yerine getirmek hususunda sınıf tekrarı yapıyor. İnsanlık, ilahi hakikatlerden -hiçbir ezman ve edvarda olmadığı kadar- uzaklaşmış durumda. Derununda meknun fizikö-tesine karşı olan merak duygusunu, somut âlemdeki fizik kurallarıyla açıklayamadığı birçok olguyu seküler ideolojilerle bastırdığı günden beri darmadağın.

Ne ontolojik sorularına doğru dürüst cevaplar bulabiliyor ne de bulduğunu sandığı farazi cevaplarla mutmain oluyor; iki dünya arasında pusulası şaşmış denizci gibi… Zamanın akışına bırakmış kendisini, hayattaki en temel sorular olan varlık gayesine dair sorulara falan düşünürün ya da filan teorisyenin teorileriyle cevaplar bulduğunu sanıp koskoca bir hayatı ham bir hayale kurban ediyor. Sosyolojik, psikolojik ve felsefi bir yığın iddiaya inanarak boşa geçen gençliğinin kıy-metini ya iş işten geçince ya ihtiyarlık çağında ya da ahirete gözünü yummadan hemen önce anlayabiliyor. Lakin ne fayda!

Yaşadığımız çağ, insanın kendinden uzaklaşmasının nihayete erdiği ve tekrar semavi olana temayülün başladığı bir devrin mebdei olsun diye ümit ediyorum. Reform, Rönesans ve Reform arayışlarıyla beşeri ideolojilerin pençesinde her gün ölen insan, için artık varlığa dair kaçamak ve hayali cevaplar bulma lüksüne sahip değil. Belki tarihin sonuna gelmedik ancak inkâr çağlarının inhidamı çok yakındır. Ruhumuzu da aklımıza da batıl yollarla tatmin etmeye çalışmanın bir faydası olmadığını anlamaya çok yakınız.

Mevcudatın hakikatine vakıf olabilen insan, bugün yaşadığımız inanç ve amel krizine çare olabilecek muazzam bir armağana sahiptir. İdrak ettiğimiz Ramazan ayı işte böyle bir imkân sunuyor bize. Onun -bunun hayata ve varoluşa dair saçma sapan faraziyelere verdiği cevaplar ile dolaşmış yumağa dönen aklımız; inkâr, şirk, ilhad ve günahla kapkara olmuş kalbimiz; yaratılışta getirdiği fıtratı ifsat ederek kış ayazı yemiş yabanıl hayvana dönmüş insanlığımız ve örselenmiş, pörsümüş tanınmaz hale gelmiş ruhumuz bizi başka bir anlayışa çağırıyor.

Filhakika; şehirlerin ara sokaklarında, sanal âlemin gizemli dünyasında, siyasetin, sanatın, müziğin, tiyatronun, eğlencenin, futbolun ve modanın içinde kaybolan insanlığımızı aramaya yönelik bir çağrı bu. Kendi dünyamıza, kendi ben’imizi tanımaya yönelik kevni bir davet.

Modern toplum bu hakikati yitirmiş durumda. Tekrar yüzümüzü semaya dönmenin vakti, dinle barışmanın tam zamanıdır. Varlığın zübdesi olarak tarif etmişti insanı Şeyh Galip ; “Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen/ Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen ( kendine bir hoşça bak, âlemin özüsün sen, varlığın gözbebeği olan insansın sen)” bir beyitte. Başka bir ifadeyle ; “Ey insan evladı! Kendine saygıyla/hürmetle yaklaş; çünkü sen kâinat-ta yaratılmışların özü/göz bebeği olan insansın.” demekti. İnsanı bu kadar özel ve mükerrer yapan şey bahşedilen akıl ve ruh ’un neticesi olarak yüklenilen ‘emanet’tir. Kulluk davetine gönüllü icabet edebilme kabiliyetidir.

İçinden geçip gideceğimiz mübarek zaman dilimi olan Ramazan ayını yeniden dirilişin başlangıcı, aklımızı ve ruhumuzu kirleten her şeyden arınmanın vesilesi, Yüce Rabbimize nasuh tövbe ile dönmenin fırsatı olarak kabul etmeye muhtacız. Gök oluğuna başımızı uzatıp rahmet akan o çeşmeden manevi nur ile yıkamalıyız bütün varlığımızı. İşte o zaman oruçla dirileceğiz.