1993 yılında İstanbul Zeytinburnu MGV’ da kalıyordum.

Her hafta sonu Cumartesi akşamları vakfımızda sohbetler yapılırdı. Genel merkezin daha önceden belirlediği ve haberdar ettiği kişiler kış boyu devam eden sohbetlere konuk misafir olarak katılırlardı.

Orada kaldığım üç senem çok güzel ve renkli geçmişti. Solhan-YİBO’dan üç kişi oradaydık. Hakkı Tan, Abdurrezak Öylek (Akit kadrosuna katıldıktan sonra ismini Bilal yapmıştı) ve amcam Ali.

Vakfımız şubesinin başarı puanı çok yüksekti. Her ay sonu toplantılar yapılır, kimin ne yaptığı ortaya konur, değerlendirilir ve puana tabi tutulurdu. İlk aylarda Zeytinburnu MGV’nin puanı çok düşüktü. Devam eden aylarda başarı çıtası giderek yükseldi, örnek ilçe oldu. Öyle ki sene sonunda Zeytinburnu MGV’nin toplam puanı diğer tüm ilçelerin toplam puanından fazlaydı.

Vakıfta başıboş kimse yoktu. Herkesin bir görevi vardı. Herkes çalışıyordu, çalıştırılıyordu. Ast-üst ilişkisi çok güçlüydü. Derslere-sohbetlere azami önem veriliyordu. Bu başarıda vakıf başkanımız Mustafa Mert ağabey başta olmak üzere herkesin payı vardı.

Hafta sonu sohbetleri halka açık olduğu halde bu sohbetlerde biz de görevlendiriliyorduk. Burada da herkesin bir görevi vardı. Bana ne anlayışı yoktu. Orhan Koçyiğit hocamızın rehberliğinde okutulan kitapların büyük bir kısmı Sahabe Dönemi’ni kapsıyordu. Bir sohbetten ya da görevden geri kalmak Tebük Seferi’nden geri kalmak gibi değerlendiriliyordu. İçimize öyle işlemişti, davaya bağlılığımız böyleydi, bu şekilde yetiştiriliyorduk. Amiyane tabirle sıkı mücahitlerdik!

Vakıfta yapılan halka açık hafta sonu sohbetleri de güzeldi. Herkes bir şekilde görevini biliyordu, sorumluluğun bilincindeydi ve sistem kusursuz işliyordu. Biz leyli kalanlar dâhil herkesin bir görevi vardı. Benim görevimin bittiği yerde onun görevi başlıyordu. Misafirleri kapıda k-ağırlayanından, çay dağıtanından, kütüphaneyi düzenleyeninden, paspas yapanına kadar… Benim payıma da sunuculuk-spikerlik düşmüştü.

Enver Baytan, bir sohbetinde bana dönerek “spikerlik ndir?” demişti. Cevabını da kendisi vermişti. Spiker, Farsça beyaz eşek anlamına geliyormuş. Spi, beyaz, kêr de eşek miş. Arkadaşlar uzun süre böyle takılmışlardı bana. Payıma da spikerlik düşmüştü derken biraz da bu ironiye atıf yapmak istedim.

Sohbetçi hocalarımızın hepsi Türkiye’nin severek okuduğu, takip ettiği kalem ve kelâm ehli duayen insanlardı. Şimdilik isimlerini hatırladıklarımın arasında Abdullah Sevinç, Resul Tosun, Yaşar Kaplan, Mevlüt Özcan, Emrullah Hatipoğlu, Ekrem Kızıltaş, Enver Baytan, Ali Rıza Demircan, Abdurrahman Dilipak ve diğerleri vardı.

Sohbet başlamadan önce konuk hatip hakkında kısa bilgi verdikten sonra mikrofona davet ediyordum. O hafta misafirimiz Abdurrahman Dilipak’tı. Hitabeti güzeldi, seçtiği konular günceldi ve doyurucuydu. Dilipak, konuşmasına başladıktan sonra hafta sonu sohbetlerinin müdavimi bir amcamız ayağa kalkarak “hocam geçen sene de gelmiştin, aynı konuları konuşmuştun, şimdi de aynı konuları konuşuyorsun, başka konu yok mu? dedi?”

Hoş bir çıkış olmadı ama Dilipak çok sakin bir üslupla “Biz buraya herhangi bir yarışmaya katılmak üzere gelmedik. Dertlerimizi konuşmaya geldik. Demek ki dertlerimiz, sıkıntılarımız hala devam ediyor. Ağrıyan yanlarımız hala aynı. İhtiyacımız neyse onu konuşacağız” mealinden birkaç şey söyledi ve konuşmasına devam etti. Yerinde ve güzel bir cevap olarak iyi bir alkış aldı.

Geçen hafta bu köşede Haram Lokma konusunu yazmıştık. Şu an Türkiye Müslümanlarının en büyük sorunu nedir diye sorarsalar “YEDİKLERİ-İÇTİKLERİ LOKMADIR” derim ve yıllardan beri de aynı şeyi söylüyorum. Dilipak’ın 1993 yılında söylediği gibi dertlerimiz, sıkıntılarımız hep aynı. Birinden kurtuluyoruz, öbürü başlıyor. Yarım yamalak bir İslami hayatımız var da ondan. “Ne tam kâfiriz, ne tam Müslüman” diyor ya Ömer Hayyam.

Tam olmalıyız, tam olmak için bir çabamız, bir gayretimiz olmalı. Mücadeleye sıkıca sarılmalıyız. İktidar olduk, servete kavuştuk, belli yerlerde ağırlıklı olarak sözümüz geçiyor ama bizi gören safını değiştirmiyor, İslam’a ısınmıyor, ben de size dâhil olayım, sizinle beraber hareket edeyim demiyor. Neden? Çünkü bizler tam mümin değiliz de ondan. Biz saf, arı temiz mümin olursak bizi bir kere gören bir daha bırakmaz. Hz. Peygamberi öldürmeye giden Hz. Ömer, sahabeyi gördü, halinden etkilendi ve Mümin oldu. Sahabede neşvünema bulan o İslami duruşu, kaybolan o hassasiyeti yeniden yakalamalıyız. Bu asrın Müslümanlarının bu ruhu yeniden yakalaması lazım!

Okulun birinde -ismi bizde saklı- bir öğretmene çocuklar öğretmenler gününde belli bazı hediyeler getirmişler. Bazıları da kurabiye falan getirmişler. Öğretmen yememiş bunları. Bunları getiren bayanlara, “bu kurabiyeleri getirmişsiniz kocalarınızın haberi var mı? Onlardan izinsiz, habersiz getirmişseniz, eşinizden izin almamışsanız yemem, demiş ve yememiş. Doğru olan bu!

Bu öğretmen okulda telefonunu şarz etmiyor, okuldaki prize takılı semaverden çay içmiyor, kahve içmiyor… Suçları çok bu öğretmenin! Takdir etmesi gereken diğer öğretmenler “Biz Müslüman değil miyiz?” diyorlarmış!
Müslüman şüpheli olan şeylerden kaçan kişidir. Hadiste öyle buyuruyor. “Haram belli, helal belli, Müslüman şüpheli şeylerden kaçan kişidir”

Laik-Kemalist devlette İslam sana torpil geçmiyor. Mümin her yerde aynıdır. Aynı sorumluluk sahibidir. Bir zamanlar bir öğretmenim vardı. Çok radikal bir Müslümandı. Bayanlarla tokalaşmak külliyen haramdır, Müslüman bir bayanla tokalaşmaz derdi. Birgün bizi sınıfça bir yere götürdü. Orada bizi karşılayan bayanla en önce o tokalaştı. Hocam bu ne lahana, bu ne perhiz dedik. Oralı olmadı. O gün, o Müslüman’dan soğudum. Kendilerine ısındığımız onurlu, duyarlı, hassas, güven telkin Müslümanlara ihtiyacımız var. Memurundan, işçisine; hamalından bürokratına kadar hepimiz aynı gemideyiz ve ne yazık ki sıkıntılarımızın özünde hep aynı yaralar var: İslamiyeti Yaşamamak. Hiçbir şeyin hakkını veremiyoruz. İnancımızın hakkını vermeliyiz. Şöyle böyle değil, dürüst ve omurgalı olmalıyız.

Şu anki öğretmenlerimizin hali pürmelâli ortada! Geleceğimizi teslim edeceğimiz öğretmenlerimiz bunlar. Arabaları var, katları var, kocaları var, bankalarda hesapları var. Pazarlarda şurda burda limon satmıyorlar. Okullarda tesettür vesaire şu bu sorunları yok.

Geçenlerde elinde ona yakın kitap ismi yazılı bir liste olduğu halde tesettürlü bayan bir öğretmen dükkâna geldi. Kitap listesine baktım, mütesettir bayana baktım. Kan uyuşmazlığı var. Kitapları ortaokul öğrencilerine alacakmış. “Hocam bu kitapları okudunuz mu?” diye sordum. “Yok, öğretmen arkadaşlar hazırlamışta onlara güveniyorum”, dedi.

Listede hiçbir tane muhafazakâr- İslami duruşa sahip yazar yok. Hepsi kıytırık! Listede ki yazarlardan biri de Tel-Aviv’den ödüllü. Tel-Aviv, Müslümanların başına bomba yağdıran İsrail’in başkenti!

Haklı olarak “Siz niye okuyup hazırlamadınız da başkalarının hazırladığı listelere güveniyorsunuz,” dedim. Mütesettir öğretmen bir İmam Hatip okulunda hocalık yapıyor, derslere giriyor.

Yahya Kemal Beyatlı, bir gün Halit Fahri Ozansoy’a, ne işle meşgulsün?” diye sorar. “Edebiyat öğretmenim” der. Yahya Kemal, “Maaşın ne kadar?” diye sorunca “Seksen lira alıyorum” der. Yahya kemal: “Yaa, demek öyle. Desene, bedavadan bu millettin seksen lirasını alıyorsun!” der.

Bankamatik Müslümanlar! Allah bu milletin hesabını sizden soracaktır. Lafa geldi mi mangalda kül bırakmazsınız ama icraata geldi nerde, kimlerin, hangi STK’ların, hangi lobilerin hazırladığı belli olmayan kitapların listesini çocuklarımızın eline tutuşturursunuz, yetmedi bir de, “sağlam arkadaşlar!” diye savunursunuz! Doğrudur onlar sağlamdır çünkü davalarına sadıktırlar ama sizler sorunlusunuz! Vah ümmete vah!

Medine’ye gönderilen Musab’da bir öğretmendi. Bir yıl öğretmenlik yaptı orada. Ne dedi? “Ya Resulullah! İslam’ın girmediği hiçbir ev bırakmadım!” dedi. Hidayet Allah’ın işidir ama tebliğ senin elinde. Kaç gönüle girebildin sayın öğretmenim? Kaç kalp fethettin? Birilerinin eline tutuşturduğu kitapların dışında kaç roman okuttun yavrularımıza?

“Yanık Buğdaylar” romanını, “Yeniden Doğmak” romanını, “Boşluk” romanını, “Figan” romanını, Bize Nasıl Kıydınız” romanını, “Minyeli Abdullah” romanını kaç öğrencimize okuttun. Daha doğrusu sen okudun mu?

Reis giderse fişlenirim diye korkuyorsun değil mi? Azrail kapını çalacak bir gün az kaldı?
Geçen hafta Elazığlı büyük âlim Molla Bahri Hocamızın vefat yıldönümüydü. Erbakan Hoca’mızın Libya’ya gönderdiği ekibin içindeki âlim. Onun kitabından okuduğum bir anekdot

Medresede okuyan bir talebe ne zaman namaza dursa Kâbe gözlerinin önüne gelir. Namazın sonuna kadar Kabeyi seyreder. Fakat bir gün Kabeyi göremez. Tekrar tekrar tekbir getirir, sonuç değişmez. Ne yapacağını bilemez bir halde öylece ayakta dikili kalır. Durumu fark eden hocası niçin ayakta durduğunu sorar. Talebe durumu anlatır, Hocası:

“Bugün ne yaptın?" Talebe, “Hiçbir şey yapmadım. Bir şey yaptığımı hatırlamıyorum” der. Hocası,”'Hatırlamaya çalış, mutlaka bir şeyler yapmışsın yoksa Kâbe’yi görürdün” der ve ısrar eder. Talebe bir şey hatırlamadığını söylese de sonunda:

“Hocam bugün RATIB sırası bendeydi. Ratıpları toplamış, medreseye dönüyordum. Nasıl olduysa ayağım kaydı elimdeki çorba üzerime döküldü. Üstüm başım çorba oldu. Ben de üzerime dökülen çorbayı temizlerken parmağımı yaladım.”

Bunu duyan hocası: 'İşte bunun için Kâbe'yi göremiyorsun. Hemen git arkadaşlarından helallik iste çünkü o çorba da onların hakkı vardı” der.

Bunun üzerine talebe, hemen bütün arkadaşlarından helallik diledikten sonra tekrar namaza durur ve muradına erer.

Kimlerin kimlerin hakkı var üzerimizde. Lokmalarımıza bir de buradan bakalım. Helal lokma, helal lokma, helal lokma! Anlamıyoruz, anlamak istemiyoruz. Yahya Kemal’den söz etmişken ondan bir anekdotla sözlerimizi bağlayalım. Allah’a Emanet Olunuz.

Orhan Veli anlatıyor:
“Bir gün Yahya Kemal’le konuşuyordum. Bana apartmanları göstererek dedi ki

“Köşkleri var, arabaları var, halayıkları var. Fakat hiçbir zaman bizim duyduklarımızı duymuyorlar, düşündüklerimizi düşünemiyorlar. Biz düşünüyoruz, düşünülmüş halde kendilerine anlatıyoruz, yine anlamıyorlar.” Anlayanlardan olmak duasıyla Allah’a emanet olunuz.