Gece, odanın içine sessizce çökmüştü. Saatin kaç olduğunu bilmiyordu. Telefonunu yatağın kenarına bırakmış, ışığını kapatmıştı. Fakat gözlerini kapattığı hâlde karanlık bitmiyordu; aksine başka bir yerden yeniden başlıyordu.

Gece, odanın içine sessizce çökmüştü. Saatin kaç olduğunu bilmiyordu. Telefonunu yatağın kenarına bırakmış, ışığını kapatmıştı. Fakat gözlerini kapattığı hâlde karanlık bitmiyordu; aksine başka bir yerden yeniden başlıyordu.

O gece, insanın yalnızca uykuda değil, uyanıkken de rüya görebileceğini düşündü.

Gözlerini kapattı.

Kendisini çocukluğunun geçtiği bir evin önünde buldu. Kapının boyası dökülmüş, avlunun ortasındaki ceviz ağacı eskisinden daha büyük görünüyordu. Uzakta annesinin sesi vardı.

“Gel oğlum.”

Sesi duyduğu anda içi titredi.

Koşmak istedi ama ayakları yere yapışmış gibiydi. Birkaç adım sonra kapıya ulaştı. Kapıyı açtığında annesini gördü. Yüzünde yılların yorgunluğu vardı ama gözleri aynıydı. O tanıdığı gözler…

“Anne” diyebildi.

Kadın gülümsedi.

“Her gördüğün şeye inanma. Her duyduğun sese de.”

“Sen misin?”

Bir süre sustu.

“Bunu sormana gerek yok” dedi. “Rüya, sana birini göstermekten çok seni sana gösterir.”

Sonra görüntü dağıldı.

Birden kendisini uçsuz bucaksız bir ovanın ortasında buldu. Ne ev vardı ne ağaç ne de insan. Sadece gökyüzü ve altında tek başına duran kendisi.

Bir ses duydu:

“Bütün hayatın boyunca kendini aradın. Peki kimi aradığını hiç sordun mu?”

Cevap veremedi.

Ses tekrar konuştu:

“İnsan bazen Allah’ı aradığını sanır. Oysa önce kendi gürültüsünün içinden çıkması gerekir.”

Uyandığını sandı, yatağında oturuyordu oda karanlıktı.

Derin bir nefes aldı.

“Rüyaymış” dedi.

Tam o sırada kapının arkasından bir ses geldi.

“Değil.”

İrkilerek döndü, kapı kendiliğinden açıldı. Koridorda çocukluk hâlini gördü. Küçük bir çocuk, elinde eski bir kandille ona bakıyordu.

“Sen kimsin?”

Çocuk cevap vermedi.

Kandili yere bıraktı ve yürümeye başladı. Peşinden gitti, bu defa başka bir yere vardılar.

Bir odada yüzlerce insan vardı. Her biri aynanın karşısında duruyor, kendisine bakıyordu. Kimi zengin görünüyordu, kimi güçlü, kimi bilgili, kimi güzel. Ama aynaların hiçbirinde yüz yoktu.

Çocuk fısıldadı:

“Burası nefsin odası.”

“Niçin yüzleri yok?”

“Çünkü herkes kendini başkasının gözünden tanımaya çalışıyor.”

O anda aynalardan birinde kendi yüzünü gördü.

Yüzü yaşlanmıştı. Saçları ağarmış, gözlerinin altında derin çizgiler oluşmuştu.

Aynadaki adam ona sordu:

“Bunca yıl neyin peşinden koştun?”

“Bilmiyorum.”

“Peki neyi kaybetmekten korktun?”

Bu soruyla birlikte uyandı, bu kez gerçekten uyanmış, sabah olmuştu. Perdenin arasından ince bir ışık giriyordu. Yatağın üzerinde doğruldu. Rüyasını hatırlamaya çalıştı. Bazı şeyler silinmişti. Bazıları ise garip bir açıklıkla zihninde duruyordu.

O gün boyunca kendisini tuhaf hissetti.

İnsanların konuşmalarını dinlerken, yalnızca söylediklerini değil, söyleyemediklerini de düşünüyordu. Bir adam öfkeyle bağırıyordu; altında korku vardı. Bir kadın sürekli gülümsüyordu; gözlerinde yorgunluk vardı. Bir çocuk annesinin elini bırakmıyordu; belli ki dünya onun için henüz güvenli bir yer değildi.

Akşam olduğunda şunu fark etti:

İnsanların çoğu uyanıktı ama kendinde değildi.

Kimi öfkesinin içinde uyuyordu.

Kimi hırsının.

Kimi korkusunun.

Kimi başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğünün.

Kimi de kendi nefsinin kurduğu dünyada.

O gece tekrar uyudu, bu kez rüyasında karanlık bir koridordaydı, koridorun sonunda bir kapı vardı. Kapıya doğru yürüdükçe duvarlardan sesler yükselmeye başladı.

“Sen başarısızsın.”

“Kimse seni sevmiyor.”

“Yalnız kalacaksın.”

“Her şey bitecek.”

“Kimse seni hatırlamayacak.”

Sesler çoğaldı.

Koşmaya başladı.

Kapıdan çıkmak istedi fakat kapı açılmıyordu.

Sonunda yere çöktü.

Korkudan elleri titriyordu.

Tam o sırada, çok uzaktan ezan sesi duyuldu.

Ses yaklaşmadı.

O ise sese doğru yöneldi.

Koridorun duvarları birer birer kayboldu.

Korku da kayboldu.

Uyandığında kalbi hızlı çarpıyordu.

Bir süre yatağından kalkamadı.

Sonra çocukluğunda öğrendiği basit bir şeyi hatırladı:

Kötü ve korkutucu bir rüya görüldüğünde insan onun peşine düşmez. Ona teslim olmaz. Allah’a sığınır ve yoluna devam eder. Soluna üç defa tükürdü ve mırıldandı “Rabbım, gafurdur” bunu ona annesi öğretmişti.

Perdeyi açtı, sabah henüz doğuyordu.

İçinden şöyle geçirdi:

“Demek insanın uykusunda bile imtihanı bitmiyor.”

Fakat mesele rüyalar değildi yalnızca.

Mesele, insanın hangi hâlde olduğuydu.

Bazen akıl uyanıktı, kalp uykudaydı.

Bazen gözler kapalıydı ama insanın içi açıktı.

Bazen gördüğü şey bir hakikati hatırlatıyor, bazen kendi korkuları ona başka yüzler giydiriyor, bazen de insan yalnızca gün boyunca taşıdığı yükleri geceye bırakıyordu.

Tasavvufun asıl meselesi belki de tam burada başlıyordu:

İnsan, kendisinde meydana gelen her şeyi “hakikat” zannetmemeyi öğrenmeliydi.

Her ses ilham değildi.

Her rüya haber değildi.

Her içe doğuş işaret değildi.

Her korku sezgi değildi.

Ve insanın kendi nefsinden yükselen sesi, bazen gökten geldiğini sandığı bir ses kadar ikna edici olabilirdi.

O günden sonra rüyalarını bir deftere yazmaya başladı.

Fakat artık rüyalarının peşinden koşmuyordu.

Onları izliyordu.

Kendisine ne söylediklerine değil, kendisinde neyi açığa çıkardıklarına bakıyordu.

Bir gece defterinin son sayfasına tek bir cümle yazdı:

“Belki de insanın en uzun uykusu, gözleri açıkken yaşadığı hayattır.”

Sonra kalemi bıraktı.

Pencereden dışarı baktı.

Şehir uyanıyordu.

Arabalar geçiyor, insanlar işe yetişiyor, dükkânlar açılıyor, çocuklar okula gidiyordu.

Herkes uyanıktı.

Ama o, başka bir şeyi düşünüyordu:

“Acaba gerçekten kaç kişi uyanık?”

Ve o sabah, kendi içine bakarak güne başladı.

Çünkü artık biliyordu:

İnsan bazen uykudan uyanır.

Bazen bir rüyadan.

Bazen bir acıdan.

Bazen bir kayıptan.

Ama en zor uyanış, insanın kendisi hakkında kurduğu yalandan uyanmasıdır.