2012 yılının Eylül ayıydı. Son sınıfa geçen genç adamın yıllardır içinde büyüttüğü bir hayali vardı. Dışarıda nasıl bir dünya vardı? Kimsenin onu tanımadığı bir şehirde yaşamak, kendi ayakları üzerinde durmak nasıl bir histi? Bu soruların cevabını bilmiyordu. Bildiği tek şey, artık eskisi gibi olmadığıydı.
2012 yılının Eylül ayıydı.
Son sınıfa geçen genç adamın yıllardır içinde büyüttüğü bir hayali vardı. Dışarıda nasıl bir dünya vardı? Kimsenin onu tanımadığı bir şehirde yaşamak, kendi ayakları üzerinde durmak nasıl bir histi? Bu soruların cevabını bilmiyordu. Bildiği tek şey, artık eskisi gibi olmadığıydı.
Bunda en büyük pay Ülkü Öğretmenindi.
Onun verdiği güven, sadece ders başarısını değil, hayata bakışını da değiştirmişti. Kendini ilk defa gerçekten değerli hissediyordu. Fakat hayatına yön veren tek şey öğretmeni değildi. Nereden geldiğini hiçbir zaman öğrenemediği mesajlar da vardı.
Bir akşam telefonuna son bir bildirim düştü.
“Hazırsan başlıyoruz.”
Kalbi hızlandı. Sessiz bir köşeye geçti. Yanına eski bir not defteri aldı. O gece gelen her cümleyi tek tek yazmaya başladı.
İlk mesaj şöyleydi:
“Hayallerinin olduğunu biliyorum. Ama gerçekçi olmak zorundayız. Bunu sakın unutma.”
Defterinin ilk satırına büyük harflerle yazdı:
Gerçekçi ol.
Bir süre sonra yeni bir mesaj geldi.
“İstediğimiz bölümü okumak zorunda değiliz. Düşüncelerimiz zamanla değişecek. Ama bir gün çok büyük bir acı yaşayacağız. O acıyı yaşamadan önce bize en çok emek veren insanın bu başarıyı görmesi gerekiyor. Onun kim olduğunu biliyorsun… Annemiz.”
Bir not daha vardı.
“Onu son ana kadar yalnız bırakmadın. Bundan sonra da bırakmayacağız. Bunu en çok o hak ediyor.”
Genç adamın boğazı düğümlendi. Bir anda annesinin yakın zamanda öleceğini düşündü. Ölüm, insanın sevdiğine yakıştıramadığı tek gerçekti. İnkar etmek istese de değişmeyecek bir hakikatti. Tam o sırada telefon yeniden titredi.
“Korkma… Henüz değil. Önümüzde yıllar var. Ama bu gerçeğe şimdiden alış. Çünkü biz bunun acısını yıllarca yaşadık ve hiçbir zaman tam anlamıyla kabullenemedik.”
Mesaj devam ediyordu.
“Ülkü Hocamız, hayatında göreceğin en gerçekçi insanlardan biri. Onun tabiatına uy. Sözlerini hafife alma. Bu yılın sonundan sonra eskisi kadar konuşamayacaksınız.” İçine tarif edemediği bir hüzün çöktü.
Bir sonraki mesaj daha da gizemliydi.
“Sonra büyük savaş başlayacak.”
Genç adam şaşırdı.
“Yapay tanrılar, yapay hayatlar ve yapay insanlar toplumu esir alacak. Ama biz olmayacağız. Hiç olmadık.”
Ne demekti bu?
Allah’tan başka ilah tanımıyordu. “Yapay tanrı” nasıl olabilirdi? Sorularının cevabını bulamadan yeni mesaj geldi.
“Savaşların en büyüğü insanın kendi içinde verdiği savaştır. Kendimize karşı savaşacağız. Doğru olanı seçmek zorundayız. Gerçeklik algımız güçlenecek. Eski neşemiz azalacak, yerini dinginlik alacak.” Artık mesajlar hep “biz” diye devam ediyordu. Sanki gelecekteki kendisi geçmişteki hâline sesleniyordu.
Ve sonra en derin cümle geldi.
“Yıllarca eksikliğini hissettiğin parçanın tasavvuf olduğunu anlayacağız. Hakikate orada yaklaşacağız. Fakat otuzlu yaşlarımızda bunu fark etmek bize biraz pişmanlık verecek. Şimdiden söyleyeceğim kitapları al.”
Tasavvuf hakkında duydukları vardı ama derinliğini bilmiyordu.
Söylenen bütün kitapları tek tek defterine yazdı.
Son mesaj ise kısaydı.
“Bugünlük bu kadar. Bundan sonra her akşam saat onda telefonuna bak.”
O günden sonra her gece aynı saatte mesajlar gelmeye başladı. Her mesaj yeni bir düşünce, yeni bir bakış açısı kazandırıyordu. Bir tarafta Ülkü Öğretmenin gerçekçi tavsiyeleri… Diğer tarafta geleceği biliyormuş gibi konuşan gizemli mesajlar… Genç adam kendini disiplinli bir çalışma temposunun içinde buldu. Aylar süren emeğin sonunda üniversite sınavında beklediğinden çok daha büyük bir başarı elde etti. Çevresindeki birçok öğretmen ona ilahiyat okumasını tavsiye ediyordu. Kimileri psikoloji diyordu. Ülkü Öğretmen ise sadece tek cümle kurdu.
“İçinden geleni yap.”
O akşam telefon yine çaldı.
“Ne ilahiyat ne de psikoloji okuyacaksın. Kırşehir’de edebiyat fakültesini tercih et. Hem sen hem de değer verdiğimiz insanlar bu karardan mutlu olacak.”
Şaşırmıştı.
“Edebiyatın ataması yok denecek kadar az…”
İçinden bunu geçirirken yeni mesaj geldi.
“Merak etme.”
Hemen ardından ikinci mesaj düştü.
“İnsan, bazen atanamadığı için değil; cesaret edemediği için ömür boyu pişman olur.”
Yıllar geçti. Mesajlarda söylenenlerin çoğu gerçekleşmeye başladı. Sosyal medyada yapay hayatlar gördü. Mutluluğu gösteren ama huzuru saklayan insanlar… Başkalarına nasıl yaşayacaklarını söyleyen, milyonların peşinden gittiği sahte kahramanlar… İşte mesajların bahsettiği “yapay tanrılar” bunlardı. İnsanların zihinlerini yöneten görünmez putlar… Genç adam ise kendine öğretilen hakikati bırakmadı.
Mesajlara uydu. Ülkü Öğretmenin sözlerini unutmadı. Hayat, hayal ettiğinden çok daha güzel ilerliyordu. Tam her şey yoluna girmişken… Bir gün sokakta yürürken aniden şiddetli bir öksürük tuttu. Nefesi kesildi. Dizlerinin bağı çözüldü. Yere yığıldığında duyduğu son şey ambulans sireniydi….
Gözlerini açtığında bembeyaz bir hastane odasındaydı.
Başucunda doktor önlüğü giymiş eski bir dostu duruyordu.
“Nasılsın?” diye sordu.
“İyiyim… Kaç gündür uyuyorum?”
Doktor gülümsedi.
“Gün mü?”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Yedi yıldır.”
Genç adamın gözleri büyüdü.
“Üniversiteyi bitirip memlekete dönerken Tokat yolunda trafik kazası geçirdin. O günden beri komadaydın.”
Dünya bir anda sessizliğe gömüldü.
Peki ya yıllardır gelen mesajlar?
Ülkü Öğretmenin öğütleriyle şekillenen o uzun hayat?
Yaşadığı onca sevinç…
Acılar…
Tasavvuf yolculuğu…
Başarılar…
Hepsi neydi?
Bir rüya mıydı?
Yoksa insan bazen hakikati, uyanıkken değil de en derin uykusunda mı görüyordu?
Kıymetli okurum…
Bu hikâyeyi sadece bir gencin hayatını anlatmak için yazmadım.
Belki de hepimiz farkına varmadan görünmez bir uykunun içindeyiz.
Kimi makamın, kimi paranın, kimi alkışın, kimi ekranların peşinde yıllarını tüketiyor. Yaşıyor gibi görünüyoruz ama gerçekten yaşıyor muyuz? Her gün biraz daha kendimizden uzaklaşırken bunun adına hayat diyoruz.
En ağır uyku, gözlerin kapalı olduğu uyku değildir.
En ağır uyku; kalbin hakikati unuttuğu, vicdanın sustuğu ve insanın kendi özüne yabancılaştığı uykudur.
Bir gün ansızın uyanabiliriz.
Fakat o gün geldiğinde geriye dönüp “Keşke…” dememek için bugün uyanmak gerekir.
Çünkü gerçek hayat, insanın nefes aldığı yer değil; hakikati fark ettiği andır.
Allah hepimize gaflet uykusundan uyanmayı, hakikati zamanında görebilmeyi ve ardımızda pişmanlık değil, anlam bırakabilmeyi nasip etsin.