Kurt başını gökyüzüne kaldırıp son kez uludu. Gölün karşısındaki çakallar kıpırdamadı. Kalabalıktılar. Gövdeleri dolgun, dişleri sivri, gözleri açlıktan çok hırsla parlıyordu. Yaşlı kurt onların ne beklediğini anladı.
Kurt başını gökyüzüne kaldırıp son kez uludu. Gölün karşısındaki çakallar kıpırdamadı. Kalabalıktılar. Gövdeleri dolgun, dişleri sivri, gözleri açlıktan çok hırsla parlıyordu. Yaşlı kurt onların ne beklediğini anladı. Tam bir adım atacaktı ki arkasındaki kayalıklardan başka bir ses yükseldi. Sonra bir başkası. Sonra onlarca. Sürüsü geliyordu. Gençler önde, yaşlılar arkada, yaralıların arasında bile yürümekte direnenler vardı. Kurt dönüp baktı. Yıllardır sessiz kalan dağ, o gece yeniden dolmuştu.
Çakallar ilk kez geri çekildi. Çünkü karşılarında yalnız bir kurt yoktu artık. Dağların arasında çoğalmış, sabrı öğrenmiş, acıyı birbirinden miras almış bir sürü vardı.
Sabaha kadar savaştılar.
Çakallar çoktu. Besiliydiler. Güçlüydüler. Yıllarca ovanın nimetlerinden yararlanmış, kendilerini yenilmez sanmışlardı. Kurtlar ise açtı. Eski yaraları vardı. Sayıları azdı. Fakat her düştüğünde diğerinin önünde duran bir sürüydü onlar. Bir kurt yere düştüğünde başında iki kurt beliriyor, biri onun yerine geçiyor, diğeri yolu açıyordu.
Güneş yükseldiğinde gölün kıyısı sessizdi.
Çakallar yenilmişti.
Kurtlar ovaya yeniden indiler.
Fakat zaferin sevincini uzun süre yaşayamadılar. Çünkü toprak geri alınmıştı ama toprağın üzerinde düşenlerin izi duruyordu. O günden sonra kurtlar bir şeyi daha iyi anladılar: Bir yeri geri almak başka, onu korumak başkaydı.
Yaklaşık yüz yıl geçti.
Dağlarda yine yavru kurtların sesleri duyulmaya başladı. Eski patikalar yeniden açıldı. Ova yeniden onların nefesini tanıdı. Çakallar ise uzaktan baktılar. Birkaç kez saldırmayı düşündüler. Her defasında vazgeçtiler. Çünkü savaş meydanında kurtları yenemeyeceklerini anlamışlardı.
Bunun üzerine başka bir yol aradılar.
Dağların arasında dolaşan, kurdun postunu taşıdığı hâlde kurdun ruhunu taşımayan bazılarını buldular. Bunlar sonradan sürüye karışmışlardı. Dilleri kurtçaydı ama kalpleri başka yerlerden besleniyordu. Eski kurtların hikâyelerini küçümsüyor, atalarının neden savaştığını anlamıyor, sürünün ayakta kalmasını sağlayan şeyleri gereksiz görüyordu.
Çakallar onlara sessizce yaklaştı, önce söz verdiler sonra makam. Sonra rahatlık. Sonra korkularını okşadılar.
Ve sonunda onlara şunu fısıldadılar:
“Size benzeyenleri sizden daha iyi biz biliriz.”
Oysa onlar kurt değildi.
Kurdun postuna bürünmüşlerdi yalnızca.
Gün geldi, saldırı dağların dışından değil, içinden başladı. En hassas yerlere dokundular. Pençeye değil, inanca saldırdılar. Sürüyü bir arada tutan eski sözleri değersiz göstermeye, ataların bıraktığı emaneti yük gibi anlatmaya başladılar. Çakalların dişleriyle yapamadığını, onların diliyle yapmaya çalıştılar. Bir süre bazı kurtlar sustu, bazıları korktu, bazıları ne olduğunu anlamadı. Sonra bir sabah dağlarda garip bir şey oldu.
Korku çekildi.
Sanki gece boyunca bütün kurtların göğsünden ağır bir taş alınmıştı.
Yaşlı bir kurt kayanın üzerine çıktı. Etrafına baktı. Karşısında gerçek kurtlar vardı. Yaralılar, gençler, yaşlılar… Hepsi sessizdi.
Sonra içlerinden biri konuştu:
“Bize kalan yalnızca bu toprak değil.”
Bir başkası ekledi:
“Bize kalan, kim olduğumuzu bilmektir.”
Ve sürünün içinden tek bir söz yükseldi:
“Ya hürriyet, ya ölüm.”
O gün savaş yeniden başladı.
Bu defa karşılarında yalnız çakallar yoktu. İçlerinde dolaşan, onların postunu taşıyan hainler de vardı. Kurtlar onları ayırt etmekte zorlandı. Çünkü yüzleri aynıydı. Fakat savaş ilerledikçe herkes birbirini tanıdı. Kimin dağ için, kimin kendi çıkarı için durduğu ortaya çıktı.
Günlerce sürdü mücadele. Kurtlar yine kayıplar verdi.Ama sonunda hem içlerindeki karanlığı dağıttılar hem de çakalların kurduğu oyunu bozdular. Çakallar bir kez daha geri çekildi. Fakat dağların uzağında, ovanın ötesinde başka bir sürü vardı.
Bunlar diğer çakallara da benzemezdi. Ne söz tanıyorlardı ne sınır. Ne açlıkları dinmek biliyordu ne de öldürmekten başka bir oyunları vardı. Masum hayvanları sırf canları istediği için avlıyor, kendi aralarında bile birbirlerine güvenmiyorlardı. Onların gücü dişlerinde değildi. Sinsi akıllarındaydı. Kurdun yaşadığı dağlarda olan biten her şeyin arkasında onların gölgesi vardı. Kurtlar bunu biliyordu. Uzun zamandır biliyorlardı. Fakat acele etmiyorlardı.
Çünkü bazı hesaplar öfkeyle değil, sabırla görülürdü. Dağların yükseklerinde yaşlı kurtlar geceleri bir araya geliyor, haritalara benzeyen eski taşların üzerinde uzun uzun düşünüyorlardı. Hiçbir şey söylemeden ufka bakıyorlardı. Kuralsız çakallar ise kendi mağaralarında zafer kazandıklarını sanıyorlardı. Kurtların onları unuttuğunu düşünüyorlardı.
Oysa kurtlar unutmazdı.
Sadece doğru zamanı beklerdi.
Çünkü bir gün bütün yolların yeniden dağlara çıkacağını biliyorlardı. Ve o gün geldiğinde hesap yalnızca kurtlarla çakallar arasında olmayacaktı. Masumların kanını keyif için dökenlerin, başkalarının yuvasını kendi oyuncağı sananların, korkuyu kendilerine düzen yapanların hesabı da görülecekti. Kurtlar artık şunu öğrenmişti:
Bir sürü yalnızca pençesiyle korunmaz.
Hatırasıyla korunur.
İnancıyla korunur.
Ve gerektiğinde, korkuya rağmen ayağa kalkabilme cesaretiyle korunur.
Dağların üzerinde gece yeniden çöktü.
Uzaklarda bir kurt uludu.
Bu kez başka kurtlar da cevap verdi.
Sonra bir başkası.
Ve bir başkası.
Ses dağlardan ovaya, ovadan uzak tepelere yayıldı.
Kuralsız çakallar başlarını kaldırdı.
İlk kez korktular.
Çünkü duydukları şey sıradan bir uluma değildi.
Uzun zamandır intikam hırsıyla bekleyen bir sürünün sesiydi.
Devam edecek…