“Küçük Asya’yı Yurt Yapan Dinamikler – BOZKIRIN HAFIZASI: İnanç–İsyan–İktidar” adlı kitabımda, genel olarak Boz Ulus’a bağlı Karacakür (Karacakurt) Türkmen topluluklarının Anadolu’ya ve özellikle Kırşehir yöresine gelişleri, yurt tutuşları ve bu coğrafyada bıraktıkları tarihsel izler üzerinde durmuştum.
“Küçük Asya’yı Yurt Yapan Dinamikler – BOZKIRIN HAFIZASI: İnanç–İsyan–İktidar” adlı kitabımda, genel olarak Boz Ulus’a bağlı Karacakür (Karacakurt) Türkmen topluluklarının Anadolu’ya ve özellikle Kırşehir yöresine gelişleri, yurt tutuşları ve bu coğrafyada bıraktıkları tarihsel izler üzerinde durmuştum. Şimdi ise o çalışmada ortaya koyduğum bilgi ve değerlendirmeleri bir eksen kabul ederek, Yağmurlu Köyleri Şenliği’nden hareketle son günlerde adı daha sık duyulan Yağmurlu köyleri ve Yağmurlu aşiretinin tarihsel geçmişine biraz daha yakından bakmak istiyorum.
Amacım yalnızca bir aşiretin veya birkaç köyün hikâyesini anlatmak değil; Kırşehir bozkırında yüzyıllar boyunca süren Türkmen hareketliliğinin, konar-göçerlikten yerleşik hayata geçişin ve bir topluluğun kendi hafızasını bugüne taşımasının izlerini sürmek.
Bazen köyün adında, bazen bir coğrafyanın; bir aşiretin adında ise yüzyılların hikâyesi saklıdır.
Kırşehir’in bugün birkaç köy adıyla bildiğimiz Yağmurlu, aslında yalnızca bir yerleşim adı değildir. Büyükoba’sı, Kale’si, Sayobası ve Armutlu’suyla Yağmurlu havzası; konar-göçer Türkmen hayatından yerleşik köy düzenine geçişin, yaylak-kışlak hareketlerinin, iskân politikalarının ve bozkır ekonomisinin Kırşehir’deki canlı izlerinden biridir.
Bugün köylerin nüfusu büyükşehirlere ve Avrupa’ya verilen göçlerle azalmış olsa da Yağmurlu adı, köy sınırlarını çoktan aşmış durumdadır. Binlerce insanın ortak hafızasında yaşamaya devam eden bu ad, yalnızca bir memleket aidiyeti değil, aynı zamanda tarihsel bir topluluk hafızasıdır. Yağmurlu Köyleri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği çevresinde sürdürülen dayanışma ile Göbekkaya Yaylası ve Büyükoba çevresindeki geleneksel buluşmalar da bu hafızanın günümüzdeki yansımalarıdır.
CELÂLÎ FIRTINASINDAN SONRA “BÜYÜK KAÇGUN”SELİ İÇİNDE GELENLER
XVI. yüzyılın sonları ile XVII. yüzyılın başları Anadolu için kolay yıllar değildi.
Celâlî hareketleri yalnızca devlet otoritesini sarsmadı; köyleri boşalttı, tarımsal üretimi bozdu, güvenliği ortadan kaldırdı. Tarihe Büyük Kaçgun adıyla geçen bu dönemde yığınlarca yoksul Türkmen köylüsü yurtlarını bırakıp kaçmak zorunda kaldı. Kaçanların ellerindeki bağ ve bahçeler yok pahasına el değiştirdi; böylece bazı köylerde toprakların birkaç kişinin elinde toplanmasına ,ve yerel güç odaklarının ortaya çıkmasına zemin oluştu.
Celâlî isyanlarının Anadolu’da yarattığı büyük yıkımı yalnızca arşiv belgelerinden değil, dönemin halk hafızasına sinmiş Türkmen deyişlerinden de okuyabiliyoruz. Faruk Sümer’in aktardığı şu Türkmen deyişi, Osmanlı taşrasında yaşanan ekonomik ve idarî sıkıntılara dair halkın bakışını bütün çıplaklığıyla ortaya koyar:
“Şalvarı şaltak Osmanlı; eğeri kaltak, Osmanlı; eken de yok biçen de yok; yiyende ortak, Osmanlı…”
Bu taşlama Türkmen deyişi Celali İsyanları döneminde Anadolu halkının ağır vergi yüküne karşı tepkisini yansıtır.
Birkaç kelimeye sığan bu ağır sitem, aslında uzun bir dönemin toplumsal ruh hâlini anlatır. Üretenin ortada olmadığı, toprağın işlendiği hâlde ürünün sahibine kalmadığı, vergi ve zorbalığın halkın üzerinde ağır bir yük oluşturduğu bir düzenin halk dilindeki ifadesidir. Celâlî hareketlerinin ve ardından gelen Büyük Kaçgun döneminin Anadolu köylüsünde bıraktığı güvensizliği anlamak bakımından da bu deyiş son derece çarpıcıdır.
İşte böyle bir ortamda, yerleşik köy düzeni sarsılırken konar-göçer Türkmen topluluklarının hareketliliği de yeniden hız kazanmış; Boz Ulus ve ona bağlı cemaatlerin Anadolu’nun farklı bölgelerine yönelişi, Kırşehir ve çevresinin demografik tarihinde yeni bir dönemin kapısını aralamıştır.
Zorbalar çoğu zaman halkın karşısına bazen sancak beyi, bazen beylerbeyi olarak çıkmış; Anadolu halkı, karşılaştığı bu keyfî yönetim ve baskı düzenini kendi dilinde “Osmanlı” olarak adlandırmıştır. Faruk Sümer’in değerlendirmeleri de bu dönemin Anadolu halkında bıraktığı yabancılaşma duygusuna dikkat çeker. XIX. yüzyılda Anadolu’yu gezen Avrupalı seyyahların gözlemleri de kötü yönetimin halkı nasıl yoksullaştırdığını ortaya koymaktadır.
Celâlî İsyanları boyunca Kırşehir de Anadolu’nun diğer şehirleri gibi talan ve soygunlarla ağır bir yıkım yaşadı; yoğun bir göç sirkülasyonu ortaya çıktı. Celâlî adı, Yavuz Sultan Selim döneminde devlete başkaldıran Bozoklu Şeyh Celâl’den gelmekte; bundan sonra Anadolu’da meydana gelen benzer ayaklanmalar genel olarak Celâlî İsyanları adıyla anılmaktadır.
İşte bu büyük sosyal kırılma, Türkmen topluluklarının hareketini de hızlandırdı.
BOZ ULUS'UN ORTA ANADOLU'YA GELİŞİ
Eski Akkoyunlu coğrafyasından kalan Boz Ulus, kışları Mardin’in güneyindeki çöllerde, yazları Erzurum–Erzincan arasındaki yaylaklarda yaşayan büyük bir Türkmen teşekkülüydü. Ancak zaman içerisinde tarım alanlarının genişlemesi, köylerin çoğalması ve yaylak-kışlak sahalarının daralması, bu hareketli hayatın geleneksel düzenini bozdu.
Celâlî hareketlerinin nispeten sona erdiği dönemin hemen ardından, Boz Ulus 1613’te Orta Anadolu’ya yöneldi. Hükümet bu gelişi uygun bulmayarak Karaman ve Anadolu beylerbeylerine fermanlar göndererek topluluğun geldiği yere dönmesini istedi; ancak bu emirler uygulanmadı ve Boz Ulus Orta Anadolu’da kaldı.
Boz Ulus’a bağlı bazı oymaklar vergi borçları yüzünden Adalar Denizi kıyılarına ve Balıkesir çevresine kadar giderken, Orta Anadolu ve Batı Anadolu’daki “Türkmen” adlı birçok oymağın görülmesi de bu hareketlilikle ilişkilendirilmektedir. Boz Ulus’a bağlı Karaca Kürt Türkmen oymağı ile yine Türkmen olan Kurutlu ve diğer bazı oymakların Kırşehir’i yurt tuttuğu aktarılmaktadır.
1613’ten itibaren Boz Ulus’a bağlı bazı Türkmen topluluklarının Orta Anadolu’ya yöneldiği; kaynaklarda Karaca Kürt adıyla geçen Türkmen oymağının da bu hareket içerisinde Kırşehir’i yurt tuttuğu belirtilmektedir. İşte Yağmurlu’nun tarihini anlamak için bu döneme özellikle dikkat etmek gerekir.
KARACAKÜRD: BİR CEMAATİN İZLERİ
Karacakürd adının içinde “Kürt” sözcüğü bulunmasına rağmen, resmî kayıtlarda bu topluluk Türkmen olarak anılmaktadır. “Karaca” adı ise Anadolu’da oldukça yaygın bir isim olup Yağmurlu köyleri içinde soyadi “Karaca” olan aileler bile vardır. Aşiretlerin adlandırılmasında kethüda ve boybeyi gibi önderlerin etkili olduğu bilinmektedir. Bu topluluğun da muhtemelen “Karacakürd” unvanlı bir kethüda tarafından yönetilmiş olabileceği değerlendirilmektedir.
Karacakurt adının günümüzde cemaat mensuplarınca daha yaygın biçimde benimsenmesi de bu tarihsel adlandırma meselesinin yaşayan bir uzantısıdır. Topluluğun kendisini Türkmen olarak tanımlaması, sözlü ve yerel hafızada da güçlü biçimde korunmuştur.
Eski resmî belgelerde Karacakürd cemaatinde hane başına ortalama 220 koyun düştüğü, bu sayının zamanla 275 koyuna kadar çıktığı görülmektedir. Bu durum, cemaatin hayvancılığa dayalı güçlü bir ekonomik yapıya sahip olduğunu göstermektedir. Ayrıca hemen her evde en az bir devenin bulunması, hayvancılığın yanında taşımacılığın da önemli bir geçim alanı olduğunu düşündürmektedir.
Danişmendiler’in ilk tahririnde yer almayan Karacakürd cemaati, 1656 yılında 67 hane ve 1 bennâk olarak kaydedilmiştir. Takip eden yıllarda nüfusta küçük dalgalanmalar görülmüşse de bunun dikkat çekici bir seviyeye ulaşmadığı, ödenen vergi oranının da aynı kaldığı anlaşılmaktadır.
KARACAKÜRD'ÜN KIRŞEHİR–NEVŞEHİR COĞRAFYASINDAKİ İZLERİ
Karacakürd cemaati, Nevşehir'in ilk iskânı sırasında 59 hane olarak bu bölgeye yerleştirilmiş; Gülşehir kasabasında ise Mahkeme Mahallesi'ne bir hane yerleşmiştir. Ancak Karacakürdlerin tarihî coğrafyasını yalnızca bu iki kayıtla sınırlamak mümkün değildir. Günümüzde Kırşehir ile Nevşehir arasında ve bu iki ilin çevresindeki geniş sahada, bu cemaatin adıyla veya tarihî bağlantısıyla anılan çok sayıda yerleşim bulunmaktadır.
Bu yerleşimlerin genişliği, Karacakürd topluluğunun yalnızca tek bir köye veya dar bir yöreye bağlı olmadığını, uzun bir tarihsel süreç içerisinde geniş bir bozkır coğrafyasına yayıldığını göstermesi bakımından önemlidir.
Kaynaklarda bu adla anılan başlıca yerleşimler arasında şunlar bulunmaktadır:
Saraycık, Ecikağıl, Karaboğaz, Kuruağıl, Kesikköprü, Akçaağıl, Tepesidelik, İnaç, Rahmalar, Susuz, Palangıç, Çavlak, Yeniköy, Küçükkavak, Rışvan, Karakuyu, Yürücek, Kızılağıl, Devepınarı, Çatalarkaç, Avcı, Büyük Kayapa, Küçük Kayapa, Aydoğmuş, Kepez, Babur, Aksaklı, Karacalı, Aflak, Asmakaradam, Kargın, Kurugöl, Hasanlar, Güzyurdu, Bahçecik, Küçük Köpekli, Büyük Köpekli, Dağçiftliği, Dalakçı, Geycek, Kıran, Büyük Burunağıl, Küçük Burunağıl, Başköy, Sadık, Çiğdem, Mikâil, Tepesidelik, Köşektaş ve Gümüşkümbet.
Bu geniş yerleşim zincirinin içinde Yağmurlu Büyükoba, Yağmurlu Sayobası, Yağmurlu Sarıuşağı, Kurtbeli, Yeniyapan, Yağmurlu Armutlu, Yağmurlu Kale ve Karahıdır gibi yerleşimlerin bulunması ise konumuz açısından ayrıca önem taşımaktadır.
Çünkü bu tablo bize Yağmurlu köylerini tek başına, çevresindeki Türkmen yerleşimlerinden kopuk bir tarihî ada olarak değerlendirmemek gerektiğini gösteriyor. Yağmurlu'nun tarihini anlamak için onu, Kırşehir–Nevşehir arasındaki Karacakürd/Türkmen yerleşim kuşağının bir parçası olarak ele almak gerekiyor.
Burada özellikle dikkat edilmesi gereken bir başka husus da şudur: Bir yerleşimin Karacakürd adıyla anılması, o yerleşimde yaşayan bütün nüfusun aynı anda ve bütünüyle aynı aşiretten geldiği anlamına gelmeyebilir. Osmanlı dönemindeki cemaatler zaman içerisinde bölünebilmiş, başka cemaatlerle birleşebilmiş, farklı yerlere iskân edilmiş veya yerleşik nüfusla kaynaşmış olabilir. Bu nedenle bu listeyi, tek tek köylerin soy şeceresi değil, Karacakürd cemaatinin tarihî yayılımını gösteren bir coğrafi hafıza olarak okumak daha ihtiyatlıdır.
İşte Yağmurlu'nun asıl hikâyesi de bu geniş coğrafyanın içerisinde anlam kazanıyor.
BEYDİLLİ BAĞLANTISI: TARİHÇİNİN İHTİYAT PAYI
Karacakurt’un daha sonraki kaynaklarda Bozok kolundaki Beydilli/Beğdili boyuyla bağlantısı kurulmaktadır. Ancak bu bağlantıyı, Osmanlı belgelerinde açıkça görülen idarî ve tarihsel teşkilatlanmadan ayırmak gerekir. Çünkü Beydilli bir boy aidiyetini; Boynuinceli ise daha sonraki tarihsel-idarî bir teşekkülü ifade eden farklı düzlemlerdeki kavramlardır.
Bugün elimizdeki en güvenli tarihî çizgi; Boz Ulus içerisindeki Karaca Kürt Türkmen topluluğundan, 1613 sonrasında Orta Anadolu’daki Karacakürd cemaatine; oradan da Danişmendli ve Boynuincelü teşekkülleri içindeki tarihsel varlığa uzanan süreçtir. Karacakurt’un Beydilli boyuna mensubiyeti ise sonraki şecere, sözlü gelenek ve etnografik çalışmalarda güçlü biçimde ifade edilmekle birlikte, bunun XVI. yüzyıl tahrirleri üzerinden ayrıca ve doğrudan kanıtlanması gerekir.
Tarihçilikte bazen en doğru cümle, kesin olmayan şeyi kesinmiş gibi söylememektir.
KARACAKURT'TAN YAĞMURLU'YA
Yağmurlu’yu bu büyük Karacakurt hareketliliği içinde değerlendirmek gerekir. Osmanlı döneminde konar-göçer toplulukların hayatı yalnızca göçten ibaret değildi. Hayvan sürüleriyle birlikte hareket eden cemaatler, kışlak ve yaylaklarını kullanıyor; su kaynaklarını, otlakları ve geçiş güzergâhlarını paylaşıyorlardı.
Fakat yerleşik köylerin çoğalmasıyla birlikte iki farklı hayat tarzı karşı karşıya geldi:
“TARLANIN DÜNYASI İLE SÜRÜNÜN DÜNYASI.”
Bir tarafta buğday ve arpa eken köylü, diğer tarafta hayvanlarını otlatmak zorunda olan Türkmen vardı. Bu nedenle Osmanlı belgelerinde görülen otlak, mera, bağ ve bahçe anlaşmazlıklarının tamamını “eşkıyalık” olarak değerlendirmek doğru değildir. Bunların önemli bir bölümü, yerleşik tarım ekonomisi ile konar-göçer hayvancılığın aynı coğrafyayı kullanmasından doğan çatışmalardı.
Yağmurlu’nun geçmişi de bu dönüşümün içerisinde şekillendi.
DEVLETİN İSKÂN POLİTİKASI
XVIII. ve XIX. yüzyıllarda Osmanlı Devleti için mesele artık yalnızca aşiretlerin hareketlerini takip etmek değildi.
Devletin karşısında şu sorular vardı:
“Bu topluluk nerede yaşayacak?”
“Vergisini kimden alacağız?”
“Hangi köyün sınırları içinde olacak?”
“Asayişten kim sorumlu olacak?”
İskân politikalarının temelinde de bu ihtiyaçlar vardı.
Yağmurlu gibi konar-göçer toplulukların kullandığı mezralar, yaylaklar ve geçici tarım alanları zamanla kalıcı yerleşimlere dönüşmeye başladı. Böylece konar-göçer hayatın hareketli coğrafyası, yavaş yavaş köylerin sabit coğrafyasına dönüştü. Bugünkü Yağmurlu Büyükoba, Yağmurlu Kale, Yağmurlu Sayobası ve Yağmurlu Armutlu gibi yerleşimlerin tarihini de bu dönüşüm içerisinde okumak gerekir.
1845: BOZKIRIN EKONOMİK RÖNTGENİ
Yağmurlu tarihinin en değerli belgelerinden biri de XIX. yüzyıl ortasındaki Temettüat kayıtlarıdır. 1844–1845 yıllarında gerçekleştirilen Temettüat sayımları, Osmanlı Devleti’nin köy köy, hane hane ekonomik hayatı kayda geçirme çabasının ürünüdür.
Bu defterler bize artık başka bir Yağmurlu gösterir. Eskinin hareketli Türkmen topluluğu, giderek çift-çubuk sahibi köylüye dönüşmektedir. Tarlalar “mezru” ve “gayr-ı mezru” olarak kaydedilir. Buğday ve arpa başlıca tarım ürünleridir. Hayvancılık ise hâlâ ekonomik hayatın temel direğidir.
Koyun ve keçiler, özellikle tiftik keçisi; öküzler, inekler, atlar, eşekler, katırlar ve diğer hayvanlar, Yağmurlu hanelerinin servetini meydana getiren başlıca unsurlardır.
Yani Yağmurlu’nun yerleşikleşmesi, eski Türkmen ekonomisinin ortadan kalkması anlamına gelmez. Tam tersine, göçebeliğin hayvancılık geleneği ile yerleşikliğin tarım düzeni birleşir. Bozkır köyünün ekonomik modeli böyle oluşur.
TOPRAK AĞASI DEĞİL, ÇİFT-ÇUBUK SAHİBİ KÖYLÜ
Burada özellikle dikkat çekici bir ayrıntı vardır.
Yağmurlu köylerindeki ekonomik yapı, büyük toprak ağalığından ziyade küçük ve orta ölçekte aile işletmeciliği görüntüsü vermektedir. Bu da bize önemli bir şey söyler: Yağmurlu’nun yerleşikleşmesi yalnızca toprağa bağlanmak değildir. Aynı zamanda kendi emeğiyle tarlasını süren, hayvanını yetiştiren, ailesinin geçimini sağlayan köylü Türkmen kimliğinin oluşmasıdır.
Böylece bir zamanlar yaylak ile kışlak arasında hareket eden cemaat, XIX. yüzyılın ortalarında tarlası, hayvanı, evi ve köyüyle belirli bir coğrafyaya kök salmaya başlar.
YAĞMURLU BUGÜN HÂLÂ YAŞIYOR
Tarih bazen arşivlerde kalır.
Ama bazı tarihler köylerde yaşamaya devam eder.
Yağmurlu’da da böyledir.
Bugün Kırşehir’in farklı şehirlerine, Ankara’ya, İstanbul’a ve Avrupa’ya dağılmış Yağmurlular; köylerinden uzak yaşasalar bile ortak bir isim etrafında buluşuyorlar.
Göbekkaya Yaylası’ndaki şenlikler, Büyükoba’daki buluşmalar, davul-zurna, bozlak ve Abdal müziğinin güçlü etkisi; eski cemaat hafızasının modern dünyadaki devamıdır.
Köy boşalabilir. İnsan göç edebilir. Ama hafıza göç etmez.
Bir aşiret adı, bir köy adı, bir yayla adı; bazen yüzlerce yıllık bir yolculuğun son işaretidir.
SON SÖZ: YAĞMURLU YALNIZCA BİR KÖY DEĞİLDİR
Yağmurlu’nun hikâyesi, Kırşehir’in hikâyesinin küçük bir özeti gibidir.
Celâlî buhranı…
Büyük Kaçgun…
Boz Ulus’un hareketliliği…
1613’te Orta Anadolu’ya yöneliş…
Karacakürd cemaatinin 1656’da kayda geçmesi…
Danişmendli ve Boynuincelü teşekkülleri…
İskân politikaları…
Yaylak-kışlak hayatından köy hayatına geçiş…
1845’te tarlası ve hayvanı kayıt altına alınan Yağmurlu haneleri…
Ve nihayet bugün hâlâ memleketini yaşatan bir topluluk…
Bütün bunlar bize şunu söylüyor: Yağmurlu, Kırşehir’in sadece bir köyler topluluğu değil; bozkırdan yerleşik hayata uzanan Türkmen tarihinin yaşayan hafızalarından biridir.
Bugün Yağmurlu denildiğinde akla yalnızca Büyükoba, Kale, Sayobası veya Armutlu gelmemeli. Çünkü bölgemizde Karacakürt aşireti adıyla anılan başka köylerin de varlığı, bu tarihsel hafızanın tek bir yerleşimle sınırlı olmadığını göstermektedir.
O adın arkasında, yüzyıllar boyunca yurt arayan, yurt tutan ve sonunda tuttuğu toprağı memlekete dönüştüren bir Türkmen hikâyesi görülmelidir.
Çünkü Anadolu’nun nasıl yurt olduğunu anlamak istiyorsak, bazen büyük şehirlerin tarihinden değil, Yağmurlu gibi köylerin hafızasından başlamamız gerekir.