“Talih bir taraftan Yunanlıları İzmir’e çıkarırken, öbür taraftan onlara karşı koyacak Mustafa Kemal’i Samsun’a getiriyordu...

Vahdettin, Mustafa Kemal’i Samsun’a göndermekle başkenti arzu edilmeyen bir şahsiyetten kurtarmayı düşünmüştür. Yunanlıları İzmir’e gönderen Lloyd George ile Mustafa Kemal’i Anadolu’ya tayin eden Vahdettin adlı iki kukla, tarihin aleti olmuşlardır.”
— General Charles Hitchcock Sherrill
Atatürk’ün sağlığında Amerika Birleşik Devletleri’nin Türkiye Büyükelçiliğini yapan ve kendisiyle uzun görüşmeler gerçekleştiren General Sherrill’in bu değerlendirmesi, tarihin kimi zaman nasıl ironiler yarattığını göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
15 Mayıs 1919...
İzmir işgal altındadır.
Yunan askerleri kente çıkarken sadece bir şehir işgal edilmiyordu; Anadolu’nun kalbine saplanmak istenen bir hançer de çekiliyordu. İşgal güçleri Anadolu’yu paylaşma planlarını uygulamaya koymuş, Osmanlı Devleti ise fiilen nefes alamaz hâle gelmişti.
Boğazlar işgal altında...
İstanbul teslim alınmış...
Saray çaresizlik içinde...
Ve Anadolu...
Yılların savaşlarından çıkmış, yoksullukla, hastalıkla, kıtlıkla boğuşan Anadolu...
Ancak tarih bazen en büyük dönüşümlerini tam da umutsuzluk zamanlarında yaratır.
ANADOLU'YU BEKLEYEN KARANLIK GÜNLER
İtilaf Devletleri yalnızca toprak paylaşımı yapmıyordu; aynı zamanda bir milletin geleceğini de parçalamaya çalışıyordu.
İngilizler, İtalyanlar, Yunanlılar, Ermeni talepleri...
Anadolu’nun dört bir yanında işgal veya işgal hazırlıkları...
Buna karşı gelişen yerel direnişler henüz küçük, düzensiz ve dağınık görünüyordu. Ancak bu küçük kıvılcımlar ileride büyük bir yangına dönüşecekti.
Ne var ki İstanbul Hükümeti bu direnişi farklı görüyordu.
Sarayın gözünde:
“Kuvâ-yı Milliye’ye destek veren bir haindir.”
Direniş, onların gözünde milleti kurtaracak bir hareket değil, düzeni bozan bir “salgın”dı.
YUNAN İZMİR’E ÇIKARKEN MUSTAFA KEMAL SAMSUN YOLUNDAYDI
Yunan ordusu 15 Mayıs'ta İzmir’e çıkmıştı.
Bir gün sonra...
16 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa Bandırma Vapuru’yla İstanbul’dan ayrıldı.
O gün ayrılan yalnızca bir Osmanlı paşası değildi.
Bir milletin kaderi yola çıkıyordu.
19 Mayıs’ta Samsun’a ulaştığında görünürde hâlâ İstanbul Hükümeti’nin görevlisiydi. Görevi asayişi sağlamak, bölgede düzen kurmak ve İngilizleri rahatlatmaktı.
Ama zihnindeki plan çok farklıydı.
İstanbul’dan ayrılmadan hemen önce yakın dostu Fethi Okyar’a söylediği söz her şeyi anlatıyordu:
“Hükümet ve Saray benim hakkımda derin bir gaflet içinde bulunuyor.”
Gerçekten de öyleydi.
Çünkü Mustafa Kemal artık sarayın ve köhnemiş kadroların ülkeyi kurtaramayacağını görmüştü.
OK YAYDAN ÇIKMIŞTI
Mustafa Kemal Samsun’dan Havza’ya geçti.
Dağınık birlikleri toparlamaya başladı.
Komutanlarla ilişki kurdu.
Mitingler düzenlenmesini istedi.
Ulusal bilinci harekete geçirmeye başladı.
Ve ardından İstanbul’a şu tarihi mesajı gönderdi:
“İzmir yöresinde meydana gelen olaylar karşısında ulusun vicdanındaki sızıyı ve bundan doğan milli gösterileri durdurabilecek hiçbir güç göremiyorum.”
Artık geri dönüş yolu kalmamıştı.
İngilizler durumun farkına varmıştı.
6 Haziran 1919’da İstanbul Hükümeti’ne baskı yaparak Mustafa Kemal’in derhal geri çağrılmasını istediler.
Fakat artık...
Ok yaydan çıkmıştı.
MİLLÎ MÜCADELEYİ ÖRGÜTLEME SERÜVENİ
Havza’dan Amasya’ya...
Amasya’dan Erzurum’a...
Erzurum’dan Sivas’a...
Her adım yalnızca bir yolculuk değil, bir milletin yeniden ayağa kalkma süreciydi.
Amasya Tamimi ile:
“Vatanın bütünlüğü ve milletin bağımsızlığı tehlikededir.”
denildi.
Bu artık yalnızca bir tespit değil, bir mücadele çağrısıydı.
Erzurum ve Sivas Kongreleri ise millet iradesinin temellerini attı.
Ama bu süreç kolay değildi.
Kongrelerde bile hâlâ:
“Amerikan mandası olmalı.”
diyenler vardı.
“Kendi başımıza yapabilir miyiz?”
diye soranlar vardı.
Mustafa Kemal ise büyük bir sabırla bütün görüşleri dinliyor, fakat kararlılığından bir adım geri atmıyordu.
Çünkü onun zihninde tek bir hedef vardı:
Tam bağımsızlık.
İSTANBUL’A DÖN TUZAĞI
İngilizler, İstanbul Hükümeti ve Saray Mustafa Kemal’i geri çağırmak için yoğun baskı kurdu.
Telgraflar geldi.
Emirler gönderildi.
Tehditler yapıldı.
Mustafa Kemal yıllar sonra bunu şöyle anlatacaktı:
“İstanbul’a gel dediler... Gelemem dedim...”
Ve ardından tarihi kararını verdi.
8–9 Temmuz 1919 gecesi hem görevinden hem askerlik mesleğinden istifa etti.
Artık elinde resmi yetki yoktu.
Fakat çok daha güçlü bir şeye sahipti:
Milletin güveni.
ANKARA'DA DOĞAN YENİ İRADE
Ankara’da açılan Meclis artık yalnızca bir savaş karargâhı değildi.
Yeni bir devlet anlayışının da doğuşuydu.
Duvarında şu söz vardı:
“Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir.”
Bu söz yalnızca bir cümle değildi.
Yüzyıllık bir anlayışın yerine yeni bir düzenin kurulacağının ilanıydı.
Sarayın teslimiyetine karşı milletin iradesi...
Kul anlayışına karşı yurttaş bilinci...
Ve işgal altındaki bir imparatorluğun küllerinden yükselen yeni bir devlet...
İzmir’e çıkan Yunan ordusuyla başlayan süreç, Samsun’a çıkan Mustafa Kemal’in attığı ilk adımla bambaşka bir yöne evriliyordu.
Çünkü bazen tarih; sarayların hesaplarıyla değil, milletlerin iradesiyle yazılır.