Dünyada küresel güç dengeleri yeniden şekillenip büyük kapışma öncesi saflaşmalar belirginleşirken, küresel siyasetin kilit noktası Ortadoğu’da da kartlar yeniden dağıtılıyor.
Süper güçlerin sertleşen rekabeti ve bölgesel belirsizlikler ikliminde Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın Mekke’de imzaladığı savunma anlaşması, bölgenin gelecekteki güvenlik mimarisi açısından son derece kritik bir denklem ortaya çıkarıyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Prens Muhammed bin Selman ve Başbakan Şehbaz Şerif’in imzasıyla hayata geçen metnin en çarpıcı maddesi net: "Taraflardan birine yönelik silahlı saldırı, üçüne birden yapılmış kabul edilecek." NATO'nun ünlü 5. maddesini andıran bu ilke, Mekke Anlaşması’nı sıradan bir askerî işbirliğinin ötesine taşıyarak stratejik bir boyuta oturtuyor.
Ortadoğu’da Çok Merkezli Güvenlik Arayışı
Bu hamle, Ortadoğu’da güvenliğin artık yalnızca ABD merkezli yürütülmediğini; bölge ülkelerinin kendi güvenlik mekanizmalarını kurma arayışının hızlandığını gösteriyor.
Peki, bu sacayağı masaya ne getiriyor?
- Suudi Arabistan: Devasa ekonomik gücü ve finansal kapasitesi,
- Pakistan: Nükleer caydırıcılığı ve devasa konvansiyonel askerî gücü,
- Türkiye: Hızla gelişen savunma teknolojisi (İHA/SİHA, hava savunma) ve NATO üyesi bölgesel güç kimliği.
Bu üç farklı kapasitenin aynı güvenlik şemsiyesinde buluşması, bölgesel dengeleri kökünden sarsacak bir potansiyele sahip.
İran Neden Rahatsız? İsrail ve ABD Nerede Duruyor?
Anlaşmanın resmen İran’ı hedef aldığı açıklanmış değil. Ancak bir ittifakın kimi hedeflediğini anlamak için sadece imzalayanlara değil, karşı tarafın verdiği ilk tepkiye bakmak gerekir. Mekke Anlaşması’na en sert ve ilk tepki Tel Aviv’den değil, Tahran’dan geldi.
Coğrafi haritaya bakıldığında tablo oldukça net: İran’ın batısında Türkiye, güneyinde Suudi Arabistan ve doğusunda Pakistan bulunuyor. Tahran’ı kuşatan bu üçlü askerî hat, İran açısından ciddi bir caydırıcılık kuşağı demek. Üstelik “birimize yapılan saldırı hepimize yapılmıştır” maddesi, İran’ın bu ülkelerden biriyle yaşayacağı olası gerilimin diğer iki aktörü de kapsayacağı anlamına geliyor.
ABD ve İsrail açısından bakıldığında; Körfez güvenliğinin bölgesel aktörlerce paylaşılması Washington’ın askerî yükünü hafifletirken, Tahran’ın hareket alanının daralması İsrail’e stratejik avantaj sağladığı da açık.. Anlaşmanın gerçek stratejik ağırlığını ölçmek için Tel Aviv’den ziyade Tahran’ın adımlarını izlemek elzemdir.
Tarafların Gizli Ajandası ve Stratejik Hesaplar
Üç ülkenin bu ittifaktaki temel beklentileri birbirinden oldukça farklı:
- Riyad: ABD’nin güvenlik garantilerine bağımlı kalmaktan kurtulmak, özellikle de İran’dan gelen İHA ve füze tehditlerine karşı güvenlik çemberini Türkiye’nin teknolojisi ve Pakistan’ın ordusuyla tahkim etmek istiyor.
- İslamabad: Hindistan karşısındaki konvansiyonel ve ekonomik asimetriyi dengelemek, Körfez finansmanına erişmek ve İslam dünyasındaki stratejik ağırlığını artırmayı hedefliyor.
- Ankara: Amacı İran’la bir savaşa girmek asla düşünülmese bile. İran’ın aşırı güçlenmesini engellemeye çalışırken muhtemel bir parçalanma veya bölgesel savaşın kendi sınırlarına sıçramasını önlemek şeklinde görünüyor.
Kâğıt Üzerindeki Güç, Sahadaki Ciddi Riskler
Mekke Anlaşması Ankara’ya devasa bir nüfuz alanı açsa da beraberinde çok ciddi riskler barındırıyor:
- Başkalarının Savaşına Çekilme Tehlikesi: Olası bir ABD-İran geriliminde Suudi Arabistan’daki tesislerin hedef alınması durumunda Türkiye, istemediği halde kendisini sıcak çatışmanın ortasında bulabilir. Bu durum Rusya ile Suriye/Kafkaslar'da yürütülen hassas dengeyi ve Çin ile olan ekonomik ilişkileri doğrudan bozabilir.
- Askerî Gücün Bölünmesi ve "Nöbetçilik" Riski: Körfez’de patlak verecek bir krizde İHA/SİHA, hava savunma ve lojistik imkânların bölgeye kaydırılması, TSK’nın kendi sınırlarındaki terörle mücadele ve sınır güvenliği odaklı kaynaklarını zorlayabilir. Türkiye, komşularıyla bağlarını koparma pahasına "Körfez’in güvenlik nöbetçisi" haline gelme riskiyle yüzleşebilir.
Suriye de Silahlı Bir Yapının Devletleşme Meşruiyeti Kazanması
Tam da bu noktada Türkiye açısından mühim bir çelişki ortaya çıkıyor. Ankara bir yandan içeride silah bırakma esaslı bir "Terörsüz Türkiye" süreci yürütürken, diğer yandan Suriye’de YPG’nin resmî ordu bünyesine katılarak meşruiyet kazanması riskini takip ediyor.
Sınırın hemen ötesinde silahlı bir yapının devletleşme meşruiyeti kazanması, Ankara’nın tüm güvenlik hesaplarını altüst edebilir. Dışarıda Körfez’den Doğu Akdeniz’e güvenlik garantörü olmaya soyunan Türkiye, güney sınırındaki yeni tehditler nedeniyle askerî dikkatini yeniden içeriye ve sınır hattına çekmek zorunda kalabilir.
“ Bölgesel Güvenlik Mimarisinin Oyun Kurucu Merkezi” mi Yoksa Başkalarının “Güvenlik Yükü” Mü?
Mekke Anlaşması bir "Doğu NATO’su" değildir; ancak çok merkezli yenidünya düzeninin somut bir tezahürüdür.
Ankara için temel mesele gücünü göstermek değil, gücünü nerede ve hangi şartlarda kullanacağını doğru belirlemektir. Akılcı strateji; savaşa girmek değil, savaş ihtimalini ortadan kaldıracak kadar caydırıcı olmak; ittifak kurmak ama o ittifakların içine sürüklenmemektir.
Mekke Anlaşması’nın nihai başarısı şu kritik sorunun cevabında saklı: Türkiye bu hamleyle bölgesel güvenlik mimarisinin oyun kurucu merkezine mi yerleşecek, yoksa başkalarının güvenlik yükünü ve savaş riskini üstlenen bir ülkeye mi dönüşecek?
Cevabı, önümüzdeki dönemde Tahran, Riyad ve Ankara hattında atılacak adımlar belirleyecek.