Bir ülke düşünün.
Adalet çökmüş.
Liyakat yerle bir.
Kurumlar içi boş kabuklara dönmüş.
Halk öfkeli.
Meydanlar dolu.
Sloganlar yüksek.
Ve hükümdar çıkar, sakin bir sesle şunu söyler:
“Bu havuzu sütle doldurun.
Herkes gece yarısı bir kova süt döksün.
Kimse kimseyi görmeyecek.
Sabah havuz sütle dolarsa, tahtı bırakacağım.”
Sabah olur.
Havuz doludur.
Ama sütle değil…
Suyla.
Çünkü herkes aynı hesabı yapmıştır: “Benim bir kovamdan ne çıkar?”
İşte meselenin özü burada başlar.
Biz hep “yukarıdakileri” konuşuruz.
Yolsuzluğu, kayırmacılığı, torpili, çürümüşlüğü…
Ama aşağıya, yani kendimize bakmayı sevmezsek hiçbir şey değişmez.
Trafikte kırmızıda geçen biziz.
Vergiden kaçmanın yolunu arayan biziz.
İşini tanıdıkla halletmeye çalışan biziz.
Rüşveti alan veren biziz.
Torpil olunca ses etmeyip, bize yapılmayınca adalet isteyen biziz.
Sonra da kürsüdeki adama dönüp “Neden adil değilsin?” diye soruyoruz.
Toplum dediğimiz şey, yukarıdan aşağı inmez.
Aşağıdan yukarı çıkar.
Eğer herkes “benim yaptığım küçük hileden ne olur” diyorsa, o ülkenin havuzu sütle değil suyla dolar.
Ve o su, sadece bir kovadan değil; milyonlarca küçük çıkar hesabından oluşur.
Sorun yalnızca kötü yönetici değildir.
Sorun, iyi olmayı göze alamayan toplumdur.
Çünkü dürüstlük bedel ister.
Adalet sabır ister.
İlke, yalnız kalmayı göze almayı ister.
Biz ise çoğu zaman kalabalığın arkasına saklanmayı seçeriz.
O yüzden hükümdarın o cümlesi tokat gibidir:
“Siz ne iseniz, ben de oyum.”
Yöneticiler gökten inmez.
Toplumun içinden çıkar.
Ve toplum hangi ahlakı normalleştirirse, yönetim de onu kurumsallaştırır.
Eğer su dökmeyi akıllılık sayıyorsak,
Bir gün o suyun içinde boğulmayı da kader saymak zorunda kalırız.
Bugün mesele bir havuz meselesi değil.
Mesele karakter meselesi.
Gerçek değişim sandıkta değil, vicdanda başlar.
Havuzun başında değil, insanın içinde başlar.
Ve herkes kendine şu soruyu sormalı:
Ben gece o havuza ne dökerdim?
Çünkü cevap neyse, Yaşadığımız düzen de odur.