Ramazan geldi.

Şehrin ışıkları biraz daha parlak, oteller biraz daha dolu, lokantalar biraz daha kalabalık.
Masalar özenle kurulmuş, kristal bardaklar ışıl ışıl, tabaklar gösterişli…
Adına da “iftar” deniliyor.
Oysa iftar, açlığın ardından gelen bir şükrün adıdır.
Gösterişin değil, tevazunun sofrasıdır.
Bugün bakıyoruz; zenginlerin süslediği masalar manşetlerde. Seçilmişler boy boy fotoğraf veriyor. Atanmışlar, protokol gereği yerlerini alıyor.
Objektifler patlıyor, sosyal medya paylaşımları art arda düşüyor.
Her karede bir tebessüm, her cümlede “birlik ve beraberlik” vurgusu…
Ama insan sormadan edemiyor:
Bu sofralarda gerçekten kim var?
Sözde oruçlu kalabalıkların arasında, orucun ne demek olduğunu bilmeyenler de var. Açlığın sabrını tatmamış, susuzluğun yakıcılığını hissetmemiş olanlar…
Buna rağmen, Allah rızası için oruç tutanların sofrasında en ön sırada poz verenler…
İnanç, insanla Rabbi arasındaki en mahrem bağdır.
Gösteriye gelmez.
Reklama hiç gelmez.
Elbette seçilmişlerin halkla aynı sofrada olması başlı başına bir sorun değildir.
Lakin mesele niyettir.
Eğer o masa, gerçekten paylaşmak için kurulmuşsa; eğer o davet, gerçekten bir gönle dokunmak için verilmişse ne âlâ…
Ama mesele oy devşirmek, dindarlık üzerinden siyaset üretmek, inancı bir vitrin süsüne dönüştürmekse işte orada vicdan susmaz.
Seçmeni kandırabilirsiniz.
Algı oluşturabilirsiniz.
Görsellerle, sloganlarla bir kalabalığı etkileyebilirsiniz.
Peki ya Allah’ı?
Ramazan, insanın kendisiyle yüzleştiği aydır.
Aç kalınca karnımız değil, kalbimiz konuşur.
Fakirin halini anlamak için bir ay boyunca nefsimizi terbiye ederiz. Oruç; sadece yememek değil, israf etmemek, kibirlenmemek, gösterişten uzak durmaktır.
Bugün lüks salonlarda verilen ihtişamlı iftar davetlerine bakınca şu soru zihnime çakılıp kalıyor:
Bu sofralara harcanan bütçeyle kaç evin mutfağına erzak girerdi?
Kaç çocuğun yüzü gülerdi?
Kaç annenin duası alınırdı?
Lüks otellerde, gösterişli menülerle verilen iftarlar yerine; gerçekten ihtiyacı olan fakire, fukaraya, sessizce ve incitmeden uzatılan bir el, Ramazan’ın ruhuna daha uygun değil mi?
Çünkü Ramazan, görünmek değil; görmektir.
Gösteriş değil; gönüldür.
Protokol değil; paylaşmaktır.
Bugün kurulan bazı sofralar ne yazık ki bir ibadetin değil, bir imajın sofrasına dönüşüyor.
Oysa iftar, fotoğraf karesine sığmayacak kadar derin bir ibadettir.
Ramazan; seçilmişlerin vitrini değil, vicdanın aynasıdır.
O aynaya bakınca insan önce kendini görmeli.
Ve belki de en çok şu soruyu sormalı: Biz gerçekten açlığımızı mı paylaşıyoruz, yoksa sadece görüntümüzü mü?