Türkiye’nin Kaybettiklerini Daha İyi Anlıyorsunuz?

Londra’da bir ay geçirmek, insana yalnızca başka bir ülkeyi değil, kendi ülkesinde nelerin yanlış gittiğini de acı bir şekilde gösteriyor. Bu şehir, bana şunu net biçimde hissettirdi: Türkiye’nin sorunu kaynak eksikliği değil, akıl, plan ve yönetim eksikliğidir.
Londra, dünyanın her yerinden insanı barındıran kozmopolit bir şehir.
Farklı kültürler, farklı dinler, farklı diller yan yana yaşıyor.
İngiltere devleti altında var oldukça.
Dinini ve dilini kamusal alanlarda uzak tutuyor.
Ama bu çeşitlilik kaosa dönüşmüyor.
Çünkü kurallar var ve bu kurallar herkese eşit uygulanıyor.
Türkiye’de ise çok kültürlülük çoğu zaman ya inkâr ediliyor ya da kontrolsüz bırakılıyor.
Sonuç: toplumsal gerilim, ayrışma ve güvensizlik.
Tarih konusu ise başlı başına bir utanç alanı.
Londra, yüzlerce yıllık binalarını koruyor, yaşatıyor, işlev kazandırıyor.
Bizde ise tarih ya yıkılıyor ya da betona boğuluyor.
Üç-beş kat daha fazla bina yapmak uğruna bin yıllık mirası gözünü kırpmadan yok eden bir anlayışla karşı karşıyayız.
Sonra da “medeniyet” kelimesini ağzımıza alıyoruz.
Şehircilik deseniz, tablo daha da karanlık.
Londra’da şehir planlı büyümüş; bizde ise şehirler şansa bırakılmış.
Her gelen belediye yeni imar planı ile ranta kapı aralamış.
Bizde seçilenler rant kapısı görmüş.
Londra seçilmişleri kültürü koruma.
Bizde Önce bina dikiliyor, sonra yol aranıyor.
Önce rant hesaplanıyor, sonra insan hatırlanıyor.
Sonuçta ortaya yaşanmaz, nefes alınamaz, ruhsuz şehirler çıkıyor. Türkiye’de birçok şehir artık şehir değil, beton yığınından ibaret.
Ulaşım meselesi, plansızlığın en somut göstergesi.
Londra’da toplu taşıma insanı arabaya binmekten vazgeçiriyor. Türkiye’de ise toplu taşıma insanı hayattan bezdiriyor.
Saatlerce trafikte beklemek, kalabalık otobüslerde ayakta sürünmek normalleştiriliyor.
Sorun araç sayısı değil; sorun sistemsizlik.
Seçilmişlerin siyasi oy derdi.
Yönetim anlayışındaki fark ise belki de en can yakıcı olanı.
Londra’da monarşi bile sembolik; esas güç kurumlarda.
Kişiler değişse de sistem çalışıyor. Türkiye’de ise sistem kişilere bağlanmış durumda.
Türkiye’de İktidarda olan sistemi kendi belirliyor.
Kurumlar zayıf, kurallar esnek, adalet seçici.
Bu yüzden güven yok, istikrar yok, huzur yok.
Kamusal alan meselesi de bu zihniyetin bir yansıması.
Londra’da parklar, meydanlar, sokaklar halkındır.
Türkiye’de ise ya betona kurban edilir ya da yüksek duvarlarla çevrilir.
İnsanlar şehirde misafir gibi yaşar; şehir insanın değildir.
Ve en acı olanı şu: Türkiye’nin Londra’dan eksiği yok.
Ne tarih olarak ne kültür olarak ne de insan kaynağı olarak.
Ama biz elimizdeki değeri korumayı değil, tüketmeyi seçiyoruz.
Plan yapmıyoruz, uzun vadeli düşünmüyoruz, hatadan ders çıkarmıyoruz.
Londra bana şunu öğretti: Geri kalmışlık kader değildir.
Yanlış yönetimin sonucudur.
Ve yanlışta ısrar eden toplumlar, ne kadar potansiyele sahip olursa olsun, yerinde saymaya mahkûmdur.
Bu yüzden mesele Londra’yı övmek değil.
Mesele, neden bizim de böyle şehirlerimiz olmasın sorusunu artık yüksek sesle sormaktır.