Bugün Tanpınar’ın çok önemli bir deneme kitabı var önümüzde “Beş Şehir”.
Geçen hafta Bursa’da Zaman şiiri ile hazırlık yaptığımız bu eser; tarih, mimari, müzik dolu kavrayışlarla entelektüel düzeyi yüksek ve biz dolu bir eser.
Ayvazoğlu’na göre; Beş Şehir kitabı Tanpınar'ın diğer eserleri gibi parça parça tefrika edilmiş ardından toplanarak basılmıştır. "Bursa'da Zaman" kısmının 1941'deki Ülkü mecmuasında yayınlanmasının bir yıl sonra "Ankara" bölümü yayınlanmıştır. 1944 yılında "Erzurum", 1945 yılında ise "İstanbul" bölümü yayınlanmıştır. Yazılan bu bölümlerin toplanmasının ve kısa bir "Konya" yazısı eklenmesinde sonra "Beş Şehir"in ilk baskısı 1946'da Ülkü Dergisi Yayınları tarafından yapılmıştır.
Fatih Aydoğan’a göre; “Medeniyet arayışını toplumun hafıza mekânları üzerinden sürdürmek isteyen Ahmet Hamdi Tanpınar “Beş Şehir”i bilinçli olarak seçmiştir. Yazarın hayatında izler bırakan başka şehirler de söz konusudur fakat “Tanpınar medeniyet durakları” diyebileceğimiz şehirlerin sayısı sınırlandırır. Yahya Kemal’in imgeleştirdiği “Türk İstanbul” zirvesine çıkmazdan evvel Erzurum’da beklemek, Konya’da kendini tanımak ve Bursa’da kendi medeniyet şehrini maddi ve manevi tüm kurumlarıyla teşekkül ettirmek gereklidir. Beş Şehir’deki İstanbul ve Ankara bölümleri, değişen ve dönüşen yönetici profilinin şehir tasavvuru üzerinden anlatılmasından ibarettir. Bursa ve Erzurum’da yönetici ve halkın duygusal panoraması okuyucuya sunulur. Konya bölümünde ise kökü mazide bir medeniyet coğrafyasının manevi kökleri ifade edilmektedir.”
Tanpınar Beş Şehir’de deneme türünün imkânlarını kullanmak ister. Çünkü deneme bir yandan tür olarak anıdan geziye birçok edebi türden yararlanır, diğer yandan kültür tarihi, siyasi tarih, sanat tarihi, felsefe ve coğrafya gibi alanların bilgisine başvurur. Deneme bu yönüyle yazarın kendisini daha rahat hissettiği, hatta zihniyetine uygun olarak felsefi kavramları da açıklayabildiği bir türdür. Tanpınar ise kendi iç sıkıntısını ve toplumun Batı medeniyeti ile Doğu medeniyeti arasında kalmaktan doğan huzursuzluğunu şehir denemelerinde ilan etmeye çalışır.
Tanpınar şehir ve insan ilişkisini mekânlar üzerinden kurmuştur. Bu yönüyle modernleşme karşısında mekân değişimi İstanbul ve Ankara’nın karşılaştırması şeklinde ele alınır. İnsanın değişimi ise Bursa ve Erzurum’daki insan üzerinden karşılaştırılır. İstanbul ve Bursa bir şehir güzellemesi tarzında anlatılırken; Ankara ve Erzurum ise mevcut durumun tasviridir. Bir taşra kenti olan Erzurum’un yorgun ve perişan hali karşısında yine bir taşra kenti Ankara’nın modern ve başkent olma çabasına yer verilir. Konya ise eski medeniyetin temsilcisidir.
Birkaç alıntı;
Samanpazarı’ndan bugünkü eski Dışişleri Bakanlığı'na inen eski Ankara mahalleleri, çarşıya ve kaleye çıkan yollar, Cebeci tarafları üzerimde hep bu tesiri yapardı. O biçare kerpiç evlerin bütün fakirliğini, iyi bilmekle beraber kendimde olmayan bir şeyi onlarla tasavvur ederdim. Onların arasında, bir sıtma nöbetine benzeyen ve durmadan bir şeylere, belki de fakirliğin altında tasavvur ettiğim ruh bütünlüğüne sarılmak, onunla iyice bürünmek arzusunu veren bir ürperme ile dolaşırdım. Gerçeği budur ki, Anadolu'nun fakirliğinde vaktiyle kendi hastalığı olan ve insanını asırlarca tahrip eden sıtmaya benzer bir şey vardır.
Şehrin aktüalitesi birazda bu yeni binalarla Mustafa Kemal'in hayatıydı. Bu nerede basıldığı bilinmeyen, hatta hiç elinize geçmeyen, fakat sizden başka herkesin okuduğu ve her ağzın beraberce size naklettiği bir gazeteye benziyordu. Öyle ki aynı fıkrayı, herkesin âdeta zarurî olarak günde birkaç defa birbirine rastladığı bu şehirde, bir saat içinde yirmi kişi birden size anlatabilirdi. Bir tek tefrikası vardı. Şehrin her köşesinin, rast geldiğiniz her insanın naklettiği çetin savaş ve karar günleri... Bu insanların kendileri, yaşadıkları şeyleri anlatmasalar bile siz o günlerdeki hayatlarını yine tasavvur edebilirdiniz. Bununla beraber her şeyi o kadar büyük ve cazip gösteren büyü artık gitmişti. Beş sene evvelinin tarihini yapanlar, onun aydınlığından çıkmışlar, günlük şeylerin ışığında yaşıyorlardı. Yalnız Mustafa Kemal kendi lejander hayatına devam ediyordu.
Ankara, uzun tarihinin şaşırtıcı terkipleriyle doludur. Asırlar içinde uğradığı istilalar, üst üste yangınlar ve yağmalar, şehirde geçmiş zamanların pek az eserini bırakmıştır. Acayip bir karışıklık içinde bu tarih daima insanın gözü önündedir. Türk kültürünün kendinden evvel gelmiş medeniyetlerden kalan şeylerle bu kadar canlı surette rastgele karıştığı, haşır neşir olduğu pek az yer vardır.
Belki Millî Mücadele yıllarının bıraktığı bir tesirdir, belki doğrudan doğruya çelik zırhlarını giymiş ortada dolaşan bir eski zaman silâhşoruna benzeyen kalesinin bir telkinidir; Ankara, bana daima dâsitanî ve muharip göründü. Şurası var ki şehrin vaziyeti de buna müsaittir. Daha uzaktan gözümüze çarpan şey, iki yassı tepenin arasındaki geçidiyle tabiî bir istihkâm manzarasıdır.
İnönü'nde genç kumandan İsmet Paşa, 1922 yılının 26 Ağustos gecesi Dumlupınar'da Başkumandan Mustafa Kemal eğer -uyudularsa- nasıl bir rüya gördüler? Milletlerine hazırladıkları istikbal kendilerine açıldı mı? Bu geceler düşüncemi başka büyük geceye, 1071 senesi Ağustos'unun 26. gecesine götürüyor. Malazgirt'te bileğinin kuvvetiyle, dehasının zoruyla bize bu aziz vatanın kapılarını açan Alparslan'ı, muharebe emri vermeden evvel hangi kuvvetler ziyaret etti ve ona neler gösterdi? Üç kıtada genişleyecek yeni bir Roma'yı kurmak üzere olduğunu, talihini, avuçları içinde taşıdığı milleti, yeni bir tarih ve coğrafyanın emrine verdiğini, yeni bir terkibin doğmasına bir çınar gibi yetişip kök salmasına sebep olduğunu acaba hissetmiş miydi?
Erzurum Lisesi'nin beyaz badanalı, tek kanepesi kırık muallimler odasında bana sorduğu suallere cevap verirken zihnim şüphesiz onunla çok doluydu. Anafartalar'dan Dumlupınar'a zaferden Cumhuriyet'in ilânına kadar hayatımız biraz da onun talihinin veya iradesinin kendi mahrekinde gelişmesi olmuştu… Eğer behemehal cevap vermem icap eden çok sarih sualler karşısında kalmasaydım, şüphesiz ben de o gün bu gence benzerdim. Önce kim olduğumu, ne iş gördüğümü, Erzurum'da ne vakitten beri bulunduğumu, nerde okuduğumu, hocalarımın kimler olduğunu sordu. Sonra birdenbire o günlerin aktüalitesi olan medreselerin kapanmasına döndü ve bunun halk üzerindeki tesiri hakkında fikrimi almak istedi. Ses namına neyim varsa hepsini toplayarak, "Medrese survivance hâlinde bir müessese idi. Hayatta hiçbir müspet fonksiyonu yoktu. Kapatılmasının herhangi bir aksülamel doğuracağını zannetmiyorum" dedim. Atatürk bir kaşını kaldırarak "evet, survivance hâlinde idi, survivance hâlinde idi." diye kendi kendine düşünün gibi tekrar etti ve hemen arkasından "Ama bu gibi şeyler belli olmaz... O kadar emin olmayın!" dedi.
Konya, bozkırın tam çocuğudur. Onun gibi kendini gizleyen esrarlı bir güzelliği vardır. Bozkır kendine bir serap çeşnisi vermekten hoşlanır. Konya'ya hangi yoldan girerseniz girin sizi bu serap vehmi karşılar. Çok arızalı bir arazinin arasından ufka daima bir ışık oyunu, bir rüya gibi takılır. Serin gölgeleri ve çeşmeleri susuzluğunuza uzaktan gülen bu rüya, yolun her dirseğinde siline kaybola büyür, genişler ve sonunda kendinizi Selçuk sultanlarının şehrinde bulursunuz. Kendi kendimize, "Demek bu vatanı, iki asır içinde ve o kadar meş'um hâdiseler arasında, bazen de tam tersine işleyen bir talihin cilvelerine, her tarihi bir kör döğüşü yapan ihtiraslara, kinlere, felâketlere rağmen fetheden ve o arada yeni bir milletin, yeni bir dilin doğmasını sağlayan adamlar burada, bu şehirde yaşadılar.
Gariptir ki bu istilâlar, harpler, karışıklıklar içinde bile Selçuk bünyesi muazzam şekilde yapıcıdır. XI. asrın başından XIII. asrın, üslûp düşünülürse XIV. asrın sonuna kadar, şüphesiz biraz da yukarıda bahsettiğimiz feodalitenin ve vezir aristokrasisinin servet toplanmasına verdiği imkânlar ve bir buçuk asırlık iktisadî inkişafın sayesinde cami, türbe, medrese, hastahane, imaret, han, kervansaray yüzlerce eser yapılır.
Bizzat İstanbul'un kendisi de bu hayatın ve kendisine yeni kıymetler yaratacak yeni zamanın peşinde sabırsızlanıyor. En iyisi, bırakalım hâtıralar içimizde konuşacakları saati kendiliklerinden seçsinler. Ancak bu cins uyanış anlarında geçmiş zamanın sesi bir keşif, bir ders, hulâsa günümüze eklenen bir şey olur. Bizim yapacağımız yeni, müstahsil ve canlı bugünün rüzgârına kendimizi teslim etmektir. O bizi güzelle iyinin, şuurla hülyanın el ele vereceği çalışkan ve mesut bir dünyaya götürecektir.
Çocukluğumda, bir Arabistan şehrinde ihtiyar bir kadın tanımıştık. Sık sık hastalanır, humma başlar başlamaz İstanbul sularını sayıklardı: Çırçır, Karakulak, Şifa suyu, Hünkâr suyu, Taşdelen, Sırmakeş... Âdeta bir kurşun peltesi gibi ağırlaşan dilinin altında ve gergin, kuru dudaklarının arasında bu kelimeler ezildikçe fersiz gözleri canlanır, bütün yüzüne bizim duymadığımız bir şeyler dinliyormuş gibi bir dikkat gelir, yanaklarının çukuru sanki bu dikkatle dolardı.
Asıl İstanbul, yani surlardan beride olan minare ve camilerin şehri, Beyoğlu, Boğaziçi, Üsküdar, Erenköy tarafları. Çekmeceler, Bentler, Adalar, bir şehrin içinde âdeta başka başka coğrafyalar gibi kendi güzellikleriyle bizde ayrı ayrı duygular uyandıran hayalimize başka türlü yaşama şekilleri ilham eden peyzajlardır.
II. Selim Boğaz'ı seviyordu. Adının Kırlangıç olduğunu yine Melling albümünden öğrendiğimiz -çok uzun mahmuzunda altından bir deniz kırlangıcı heykeli vardı- saltanat kayığı ile sık sık Boğaz'da dolaşıyor ve Boğaz köşklerinde mehtap sefası yapıyordu. Galib Divanı'nı dolduran mehtap ışığı ve mücevher parıltısı bu zevkin yalnız padişahta kalmadığını, etrafına da geçtiğini gösterir. Zaten ilk mehtap kasidesi yazan odur. Hatice Sultan Yalısı için Şeyh Galib Divanı’nda yalının bahçelerini, havuzunu, mehtabiyesini ve gül bahçesini metheden bir tarih kasidesi vardır.
Aydoğan’a göre; Tanpınar şehirleri temelde iki bakış açısına göre değerlendirmiştir. Birincisi şehrin mekânlarını tasarlayan kişiler; ikincisi ise medeniyet tasavvurunun somutlaştığı şehir mekânlarıdır. Tanpınar’ın anlattığı şehirlerdeki insanlar benzer özelliklere sahiptir. Toplumun bir ferdidir, tiptir. Coğrafya, tarih ve mimari aynı düzlemde bir araya gelerek birbirinin diğerine çokça benzediği, ortak kaderi yaşayan kişilerin ruh dünyasını oluşturur. Tanpınar medeniyeti şehirlilik üzerinden okumaktadır. Özellikle seçtiği “Beş Şehir” Anadolu coğrafyasında uzun yıllar varlığını sürdüren Türk milletinin kendini ifade ettiği mekânlardır. Sırasıyla Erzurum, Konya, Bursa, İstanbul ve Ankara şehirleri Türk milleti için birer dönüm noktası olmuştur.
Tanpınar’ın kimlik konusundaki hassasiyeti mimari alanında da geçerlidir. Mimari yapılar bulunduğu şehrin yapı taşlarıdır. Mimari eserler bir araya gelerek medeniyet korusu oluşturur.
Tanpınar için şehir medeniyet demektir. Medeniyet kendisini mekân ile göstermektedir. Tarih mekâna gizlenen kronolojidir. Katmanlar hâlindeki şehir, kökü mazide olan ve atiye uzanacak olan mekândır. Tarihi eserler maziden gelen birer canlı varlıktır. Yaşayan tarih Beş Şehir’de hayatı tanzim etmiştir. Eski medeniyetin şehirleri olarak İstanbul, Bursa, Konya ve Erzurum sayılabilir. Ankara yeniden başlayan medeniyet arayışının ana durağıdır. Bu yönüyle yaşanan Ankara, tasarlanan Ankara veya algılanan Ankara diğer Türkiye Cumhuriyet’i şehirlerine örnek olacaktır.
Beş Şehir için pek çok araştırmacının pek çok yorumları var. Enginün ve Kerman’a göre; Bugün nesirde ve şiirde şehirleri aktarabilme kabiliyeti tüm çevrelerce kabul gören Tanpınar'ın Beş Şehir'i yayınlamış olduğu süreçte (parça parça tefrika edilmesi ardından kitap olarak toplanması) edebiyat ve sanat çevresinde çok dikkat çekmediği ve Tanpınar'ın bu duruma üzülmüş olduğu günlüklerinden ve mektupların anlaşılmaktadır. Edebiyat çevrelerince eserlerine karşı gösterilen bu ilgisizliği günlüklerinde "sukut suikastı" olarak ifade etmektedir.
Mehmet Çavuşoğlu, "Beş Şehir'i Okurken" adlı makalesinde Beş Şehir bir coğrafya kitabı ya da gezi notlarının aktarıldığı bir seyahatname olsaydı yine bu kitabın yazarı Tanpınar olduğu için okunmalı ve defalarca basılmalıydı demektedir. Beş Şehir'in "bir kitaptan fazla birşey, bir çağrı" olduğunu toplum olarak tarih bilincinin yoksunluğundan kaynaklı olarak, içimizde yaşayan boşlukla savaşabilmek adına tarihle hesaplaşmak ve onunla anlaşmak için yapılan bir çağrı olduğunu söylemektedir. Bu bakımdan her entelektüelin değil toplumun her kesiminin okuması gerektiğine inanmaktadır.
Kaplan “Türkiye'de yüzyıllar boyunca birçok farklı unsurla oluşmuş medeniyeti Tanpınar, Beş Şehir kitabında tüm zenginliğiyle aktartmaktadır” derken Mustafa Armağan'a göre “Tanpınar bir orkestra şefi gibi hatıraların başına geçerek onları tarihten günümüze ulaştırmaktadır. Tarihi karakterleri tanıdık bir kişi gibi sevimli ve yakın hissetmekte ve kitapta bahsettiği tüm ögeler adeta canlanıp hayat bulmaktadır”.
Turan Alptekin Beş Şehir’in çıkış noktası olarak; “halbuki vatanperverlik, memleketi kendi realitesi içinde görmektir” diyen Tanpınar’ın özgürlükçü ve milliyetçi tarafının yansıması olarak değerlendirmektedir.
Ekrem Işın, Beş Şehir’in şehirlerini “Tanpınar’ın dünyasında insan tecrübesi, tarihsel derinlik, mekân kurgusu ve zaman ritminin aynı iklimde kaynaşarak toplumsal kimliği ortaklaşa inşa ettikleri yaşam alanları” şekilde tanımlamaktadır. Işın’a göre Tanpınar, Beş Şehir’de Yahya Kemal’in “medeniyet” perspektifiyle şehir ve tarih ilişkisini tartışarak toplumsal kimlik sorgulaması yapmaktadır.
Bu çok kıymetli eseri hazmede hazmede birkaç günde okudum. Kitaptaki şehirleri defalarca görmüş olmam (Ankara’da 1980’den beri ikamet, İstanbul’da üniversite öğrenciliği vb.) gerek sözkonusu yer, yapı, doğa, insan bileşenlerini tanımam gerekse çok miktarda yaşanmışlık ve hatıralarla birlikte; bana daha fazla kavrama imkanı verdi tabii. Halen de tadına doyamıyorum.
Tanpınar için Erzurum, Konya, Bursa ve İstanbul bir rüyadan arta kalan hüzünken Ankara’nın yeniden görülebilecek bir rüyanın endişeli başlangıcı olduğunu göz önünde bulundurarak, sizin de heyecanlı okumalar, güzel kazanımlar, derin kavramalar yapmanızı dilerim.