İnsan nereye aitse oraya döner.
Dünyanın neresinde yaşarsanız yaşayın, insanın kalbinde değişmeyen bir yön vardır.
Pusula gibi hep aynı yeri gösterir: Doğduğu toprakları.
Önce anavatan, sonra doğduğu şehir, köy, mahalle…
Çocukken tozunu yuttuğu sokaklar, dizini yaraladığı taşlar, gölgesinde soluklandığı ağaçlar.
Memleket dediğimiz şey aslında bir harita parçası değildir.
Bir koordinat hiç değildir.
Memleket; annemizin sesidir, babamızın nasihatidir, tandırın başındaki sohbet, harman yerindeki kahkahadır.
Çocukluğun saklandığı yerdir memleket.
Gurbetin insana öğrettiği ilk şey şudur: Uzaklık kilometreyle ölçülmez.
Bazen bir şehir kadar uzaksınızdır, bazen bir kıta kadar.
Ama asıl mesafe kalbin içindedir. İşiniz yerinde olabilir, sofranız bereketli olabilir, hayatınız düzenli olabilir.
Fakat bir akşam vakti bir türkü çalınca içiniz titriyorsa, bilin ki memleket hasreti hâlâ diri.
Bir Kırşehir türküsü duyarsınız mesela.
“Ölmez, sağ olursam bu yaz inşallah, Sılayı bir daha görmek istiyorum, Kırşehir'e varsam ya ağşam, zabah, Topraklara yüzüm sürmek istiyom.”
Bir anda çocukluğunuz koşarak gelir yanınıza.
Çal gösterenin, çukur çayırın, kayabaşının, hırlanın tozulu yolları.
Kervansarayın rüzgârı düşer hatırınıza.
Sadece bir il değil, bir hayat canlanır gözünüzde.
Çarşı içi selamlaşmalar, belediye önü Cacabey meydanında buluşmalar, Kalede seyirler…
Hepsi bir bir yürür kalbinize.
Ve sadece sokaklar değildir özlenen.
“Hacı Bektaş, Ahi Evran Sultanı Aşık Paşa, Kaya Şeyhi cananı İmarette neslim Şeyh Süleyman'ı Aşk ile bağrıma sarmak istiyom.”
İnsan bazen bir toprağı değil, o toprağın mayasını özler.
Çünkü memleket, insanın karakterini yoğuran ilk okuldur.
“Ne büyüktür zevki yurdu görmenin
Kaç senenin hasretine ermenin
Dört bir yanda methedilen termenin
Şifalı suyuna girmek istiyom.”
Yurt dışında yaşayanların hasreti daha başkadır.
Onlar için memleket artık sadece bir ziyaret değil, bir kimliktir.
Başka bir ülkede düzen kurarsınız; başka bir dil konuşur, başka bir kültüre alışır, başka sokaklarda yürürsünüz.
Ama gecenin bir vaktinde burnunuza gelen bir yemek kokusu, kulağınıza çalınan bir saz sesi, sizi alır götürür.
“Bir de gitsem tezem beni görseydi
İçi çok elikli dürüm dürseydi
Hele azıcık da sızgıt verseydi
O an pirzolayı yermek istiyom”
Bavulunuz hazırdır sanki; zihniniz çoktan yola çıkmıştır.
Memleket hasreti insana sabrı öğretir.
Beklemeyi öğretir. “Bu yaz giderim inşallah” cümlesini her yıl yeniden kurdurur.
Toprağa yüz sürmeyi, mezarlıkta dua etmeyi, akrabayı ziyaret etmeyi, eski dostla çay içmeyi hayal ettirir.
Çünkü insan bilir ki köküne dokunmadan tam olamaz.
Modern hayat bize şunu söylüyor: “Dünya küçük.” Uçaklar var, yollar var, iletişim var.
Ama kalp hâlâ eski usul çalışıyor. Kalp, doğduğu yerle atıyor.
Ne kadar uzağa gidersen git, o ilk nefesi aldığın toprakla arandaki bağ kopmuyor.
“Kim sorarsa yazdın bunları niye?
Gelecek nesile kalsın hediye
Kırşehir'de doğdum, Türkmen'im diye, Her yerde göğsümü germek istiyom.”
Memleket özlemi bir zayıflık değil; aksine bir sadakattir.
İnsan nereden geldiğini unutmuyorsa, nereye giderse gitsin kaybolmaz.
Kimliğini korur. Dilini, türküsünü, geleneğini taşır.
Ve bir gün döneceği umudunu hep diri tutar.
Belki herkes geri dönemez.
Belki şartlar izin vermez.
Ama insanın gönlü hep bir yaz akşamında memleket yoluna düşer. Bir bağ bozumu hayal eder.
Bir çayır serinliği ister.
Bir dost selamı duymak ister.
Çünkü insan, nereye aitse oraya döner.
Dönemese bile kalbi orada kalır.
Memleket dediğimiz şey; sadece yaşanılan yer değil, yaşatılan yerdir. Ve memleket hasret, insanın içindeki en vefalı duygudur.