Kader, insanı mecbur bırakmak için değil; her adımın arkasındaki hikmeti göstermek için yazılmış bir sırdır.

Kul, seçtiği yolda yürür; Allah ise o yolun sonucunu ezelde bilendir. Bilmesi, zorlaması değildir. Eğer Allah’ın bilmesi, kulun iradesini ortadan kaldıracak olsaydı; imtihan, teklif ve sorumluluk anlamsız olurdu. Lakin O’nun bilmesi, bizim için bir zorlama değil; zaman üstü bir kuşatmadır. İnsan, bugünü yaşarken seçim yapar; Allah, o seçimi ezelde bilendir. Bu bilgi kulun elini bağlamaz, aksine onun özgürlüğünü daha anlamlı kılar.

Tohumu toprağa atmak senin iradendir, fakat onun filizlenip filizlenmeyeceği Allah’ın takdiridir. İşte irade ile kaderin birleştiği nokta burasıdır. Kader, gökte yazılmış bir satırdır; irade, yerde çizilen bir adımdır. Satırla adım birleştiğinde insanın hayat hikâyesi ortaya çıkar. Kulun iradesi küçük bir kıvılcımdır; Allah dilerse onu bir güneş gibi parlatır, dilerse yok eder. Bu yüzden irade sorumluluktur, kader ise o sorumluluğun tecellisidir.

Kader, kulu zincirlemez; bilakis, yaptığı her tercihin hesabını hatırlatır. Çünkü hesap günü, cebirle değil; özgür seçimlerle anlam kazanır. Bir musibet geldiğinde, kaderin tokadı olarak değil; ilahî bir ders olarak gör. Zira her imtihan, seni sana öğretmek için yazılmıştır.

Dua, kaderin akışını altüst etmez; ama kaderde yazılı olan rahmeti sana açar. Dua eden kul, kendi yazgısındaki hayra yürümeye başlar. Nihayetinde kader, aklın tüm gücüyle çözemediği; fakat kalbin teslimiyetle tattığında huzura erdiği sırdır.

Kader, bir mecburiyet değil; kulun iradesine biçilen sahnedir. Rolünü sen seçersin, fakat sahneyi hazırlayan Allah’tır. İnsan neyi seçerse seçsin, Allah onu ezelde bilendir. Fakat bilmesi, zorlaması değildir; güneşin doğacağını bilmen, güneşi doğurmana benzemez.

İrade, insana bahşedilmiş en büyük emanettir. Eğer kader, insanı tamamen zorunlu kılsaydı, bu emanetin anlamı kalmazdı. İnsan bir iyilik yaptığında mükâfat, bir kötülük işlediğinde ceza görür. Bu adalet, kaderin cebir değil; imtihan olduğunu gösterir.

Kader, sabit bir yazı değil; Allah’ın ilminde saklı olan ezelî bir bilgidir. Senin yapacağını bilmesi, seni yapmaya mecbur etmez. Bir yol ayrımında duran insan, hangi yoldan gideceğini kendi seçer. Allah ise onun hangi yolu seçeceğini ezelde bilendir.

Yağmurun yağması kaderdir; tarlanı sürmek ya da boş bırakmak senin iradendir. Netice, her ikisinin birleşiminden doğar. İnsan, yaptığı tercihlerle kaderini okur; dua ve teslimiyetle o kaderde gizli olan rahmeti açığa çıkarır.

Kader, zamanın ötesinden bakan ilahî bir aynadır; sen bir adım atarsın, o adım zaten ezelde görülmüştür. Eğer insanın iradesi yok sayılsaydı, imtihan anlamsızlaşır; peygamberlerin daveti boş kalır, kitapların inişi hikmetsiz olurdu. Kaderin sırrını anlamak, denizin derinliğini gözle ölçmeye benzer; akıl kıyıda kalır, kalp yüzdükçe sırları görür.

Musibetler kaderin tokmağı değildir; kulun içindeki sabrı uyandıran imtihanlardır. Kaderin en büyük tecellisi, insanı ümitsizliğe değil; tevekküle yöneltmesidir. Dua eden kul, kaderin kapısını zorlayan değil; o kapıyı açmak için Rabbinden anahtar isteyen kişidir. İnsan iradesiyle günahı seçer; fakat o günahın yaratılması Allah’tandır. İşte bu yüzden kul sorumludur, Allah adildir.

Kader, kulun yaptığı seçimi iptal etmez; onu Allah’ın ilminde anlamlı bir yere yerleştirir. Hayat, kaderin sahnesi; irade, senin oyunundur. Allah ise seyirci değil; hem seyirci hem de sahneyi yaratan kudrettir. İnsan, kendi seçimini yapar; Allah, o seçimin sonucunu yaratır. Bu yüzden ne iyilik cebirle, ne kötülük mecburiyetle olur.

Kaderi anlamak isteyen, bir tohumun toprağa düşüp ağaç oluşunu seyretsin: düşmek iradeyle, büyümek takdirledir.
Kaderin sırrı şudur: Allah bilir, kul seçer; kul seçer, Allah yaratır. İşte bu döngüde imtihanın anlamı ortaya çıkar.