Geçtiğimiz günlerde Girne’de yaşanan ve Taşucu seferini gerçekleştirdiği belirtilen geminin denize açıldıktan kısa süre sonra suya gömülmesi, yalnızca bir deniz kazası olarak değerlendirilmemeli.
Geçtiğimiz günlerde Girne’de yaşanan ve Taşucu seferini gerçekleştirdiği belirtilen geminin denize açıldıktan kısa süre sonra suya gömülmesi, yalnızca bir deniz kazası olarak değerlendirilmemeli.
Çünkü ortaya çıkan iddialar, bir kazadan çok daha fazlasını düşündürüyor.
Sekiz insan hayatını kaybetmiş, yirmi kişi hâlâ kayıp.
Kurtulanlar ise soğuk, korku ve çaresizlik içinde geçirdikleri o dakikaları hayatları boyunca unutamayacak.
Geride ağlayan anneler, perişan aileler, yakınlarından gelecek bir haberi bekleyen insanlar ve cevap bekleyen onlarca soru kaldı.
Acı haber duyuldu.
Vicdanı olan herkes üzüldü.
Ama sadece üzülmek yetmez.
Deniz yine can aldı.
Peki neden?
Gemi su alırken ne oldu?
İddialara göre gemi su almaya başladığında bazı yolcular durumu fark ederek gemi görevlilerini uyardı.
“Gemi su alıyor, bir terslik var.”
Eğer bu uyarılar gerçekten yapıldıysa, verilen cevap neydi?
“Böyle şeyler olur, siz alışkın değilsiniz, sorun yok.”
Eğer gerçekten böyle bir yaklaşım sergilendiyse, burada sorulması gereken çok ciddi sorular var.
Ve asıl kritik soru burada başlıyor:
Gemiyi ilk kim terk etti?
“Batan gemiyi ilk fareler terk eder” mi?
Hepimizin bildiği bir söz vardır:
“Batan gemiyi ilk fareler terk eder.”
Ama belki de bu söz, hayvanlara haksızlık edecek kadar ağırdır.
Çünkü fareler en azından geminin batacağını önceden hisseder.
İnsanın farkı ise sadece tehlikeyi hissetmek değil, tehlikeyi gördüğünde sorumluluk almaktır.
Özellikle de bir geminin kaptanı ve mürettebatıysanız...
Çünkü yolcular, denize açıldıkları anda canlarını geminin kaptanına ve mürettebatına emanet eder.
O insanlar bir bilet alıp yalnızca bir yerden başka bir yere gitmek için gemiye binmedi.
Canlarını emanet ederek bindiler.
Bu nedenle soru yalnızca “Gemiyi ilk kim terk etti?” sorusu değildir.
Daha büyük soru şudur: Gemiyi terk etmesi gereken son kişi neden en başta çıkmak zorunda kaldı?
Kaptanın sorumluluğu nerede başlar, nerede biter?
Eğer yolcular gerçekten geminin su aldığını fark edip görevlileri uyardıysa, bu uyarılar neden dikkate alınmadı?
Geminin teknik durumu nasıldı?
Sefer öncesinde gerekli kontroller yapılmış mıydı?
Geminin denize çıkmasına kim izin verdi?
Kaptan ve mürettebat bu tür bir acil durum için gerekli eğitimi almış mıydı?
Ancak şu gerçeği de unutmamak gerekiyor:
Birilerini içeri almak, kaybedilen canları geri getirmiyor.
Ağlayan annelerin gözyaşını dindirmiyor.
Evine dönemeyen yolcuyu ailesine geri getirmiyor.
Yarım kalan hayatları tamamlamıyor.
Şimdi herkesin sorması gereken soru
Bu facianın ardından öfkeyle konuşmak kolay.
Kaptanı suçlamak kolay.
Mürettebatı suçlamak kolay.
Yetkilileri suçlamak da kolay.
Çünkü mesele yalnızca bir kaptan ya da birkaç mürettebat meselesi değildir.
Mesele, insanların canlarını emanet ettiği bir sistemin görevini yapıp yapmadığıdır.
Bugün kaybettiklerimizi geri getiremeyiz.
Ama onların ardından doğru soruları sorabiliriz.
Ve belki de yapılabilecek en büyük iyilik budur.
Çünkü deniz unutmaz.
Aileler unutmaz.
Geride kalanlar unutmaz.
Biz de unutmamalıyız.
Batan yalnızca bir gemi miydi, yoksa o gemiyle birlikte bir yerlerde sorumluluk duygusu da mı battı?
Şimdi cevap bekleyen asıl soru budur.