Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ikinci hikaye kitabının ismi Yaz Yağmuru, aynı zamanda içerikteki açılışı yapan öykü. Teslim, Acıbadem’deki Köşk, Rüyalar, Adem’le Havva, Bir Tren Yolculuğu ve Yaz Gecesi kitaptaki diğer hikayeler.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ikinci hikaye kitabının ismi Yaz Yağmuru, aynı zamanda içerikteki açılışı yapan öykü. Teslim, Acıbadem’deki Köşk, Rüyalar, Adem’le Havva, Bir Tren Yolculuğu ve Yaz Gecesi kitaptaki diğer hikayeler.

Yolcu’ya göre; “Daha çok bir romancı ve fikir adamı olarak tanınan Tanpınar’ın, sanatsal gücünün özüne erişilebilecek en kestirme yolun çoğu zaman hikâyeleri olacağı belirtilebilir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bir entelektüel olarak, hemen hemen her sanat dalı ile yakinen ilgili oluşu ve engin bilgi birikimi, kaleme aldığı bütün eserlerine yansır. Öyle ki eserlerinde musikiden edebiyata, edebiyattan resme, resimden mitolojiye gibi pek çok farklı disipline geçiş yapabilen sanatçıyı belli bir kategori içerisinde değerlendirebilmek oldukça zordur.”

Şahin’e göre; “Tarihe, felsefeye, mitolojiye, psikolojiye, Doğu ve Batı edebiyatlarına ilişkin okumalardan gelen Tanpınar kültürü, hem eserlerinin anlam ve kaynak evrenini genişletmiş hem de bütün eserlerini dilin estetik karakteri bağlamında şekillendirmiştir”.

Depe’ye göre; “Yeni İstanbul dergisinde 13 Haziran 1955-3 Temmuz 1955 tarihleri arasında tefrika edilen “Yaz Yağmuru” hikâyesi, 1944 yazını anlatır. Karısını ve çocuklarını bir süreliğine Antalya’ya gönderen Sabri, birkaç yıl önce başladığı on yedinci asra ait romanı üzerine çalışmaktadır. Yağmurlu bir yaz sabahı, evinin bahçesinde gördüğü genç bir kadının hayatına girmesi ile dünyası değişir. Hikâye, adını bilmediğimiz bu kadın ile Sabri arasındaki gerilim üzerine kuruludur. “Yaz Yağmuru”, Tanpınar’ın yayımlanmış hikâyeleri arasında en uzun olanıdır. Çok katmanlı yapısı ve sembol zenginliğiyle hem çok şey vaat eder; hem de okuru, bastığı zeminin sağlamlığından şüpheye düşürür. Aslında hikâyenin olay örgüsü karmaşık değildir. Sabri, yağmurlu bir yaz günü, evinin bahçesinde bir kadının dikilmekte olduğunu görünce onu içeri davet eder. Yağmur dinene kadar evde birlikte vakit geçirirler ve aralarında bir yakınlaşma olur. Sabri, kadından ve geçirdikleri zamandan çok etkilenmesine rağmen, kısa sürede onu unutur ve çalışmalarına döner. Bir süre sonra kadın tekrar kapıyı çalar. Bu sefer birlikte dışarı çıkmaya karar verirler. Vakti yemekte, plajda ve yürüyüşte geçiren çift, günün sonunda ayrılırlar ve kadın bir daha görüşmeyeceklerini ima ederek gider, böylece hikâye biter.”

Kadının hikâyede güzel olmaktan başka bir fonksiyonu daha vardır: geçmişle olan bağı! Yani onu Sabri için bir arzu nesnesi haline getiren tek şey kadınlığı değildir: “Fakat genç kadında onun asıl hoşuna giden şey kesik kesik âdeta hatırlamalarla konuşmasıydı.” Hikâye boyunca sürekli bir hatırlama halinde geçmişten, geçmişi seven insanlardan, kendi aile üyelerinin ilginç anılarından bahseder. Beklenmedik şeyler söyleyip Sabri’yi sürekli şaşırtır, değişken bir mizacı
vardır. Bir hüzünlü bir neşeli bir dalgın görüntüsüyle her seferinde başka birisine dönüşür. Tüm bu özellikleri, Sabri’nin onu daha da beğenmesine ve arzulamasına sebep olur

İsmi olmayan, ancak Tanpınar’ın hikâyenin tek bir yerinde “Yaz Yağmuru” adıyla andığı kadın; her ne kadar Sabri tarafından rüyaya, müzik kutusu içindeki kuklaya, yaldızlı bir çerçeve içindeki eski bir portreye, bir deniz masalına benzetilse ve hikâyenin sonuna doğru onun bedensel varlığından kısa süreli şüphe edilse de; hikâyede belirsiz bırakılmamış, fiziksel özellikleriyle de tasvir edilmiştir. Koyu kestane gözleri, koyu kumral saçları, düzgün çehresi, beyaz dişleri ve duru, beyaz yüzüyle karşımıza çıkan kadının tahminen yirmi yedi-yirmi sekiz yaşlarında, evli ve çocuksuz biri olduğunu biliriz.

Yaz Yağmuru’nda geleceği anın kestirilemediği ve daha önce tanış olunmamış bir kadın aniden çıkagelir. Bu kadının geldiği gün yağmur yağması ve kadının ıslanan halinin, hikayenin ana karakteri Sabri’ye adeta yağmurdan bir parça, su kadar akışkan bir yapı olarak görünür.

Birkaç alıntı yapalım;
“Sabah gazetelerini almaya çıkmış, yolda yağmura yakalanmıştı. Yağmur altında hemen hemen kadınınkine benzeyen bir tempo ile döndüğünü hatırladı ve kendine güldü. Bazı şeyler hakikatan şakacıktan başlıyordu. İşte Sabri'yi aylarca düşündüren, hayatını alt üst eden acayip ve kısa dostluk bu tesadüfle başladı. Karısı yazın başında birkaç seneden beri görmediği babasının yanına, Antalya'ya gittiğinden beri evde tek başına oturuyordu. İlk önce o da beraber gitmeyi düşünmüştü. Sonra Süleyman Beyin evinin kalabalığını, ihtiyar adamın gürültülü akşamcılığını, tiryakiliklerini hatırlayınca vazgeçmişti. Daha doğrusu biraz da karısı bunda ısrar etmişti. Kocasının, evlendiğinden beri birçok projelerine çoluk çocuk ve iş arasında veda etmiş gibi yaşaması kadına azap oluyordu. Onun için de “Bu da senin tatilin olsun!” demişti. Nasıl olsa Ayşe Hanım var! O sana bakar ... “ Filhakika Sabri birkaç yıldır on yedinci asra ait bir roman hayalini gevişleyip duruyordu. Karısı gittiğinden beri hep onunla meşguldü. Sabahları İstanbul'a” kütüphanelere iniyor, çalışıyor, vesika topluyor, akşamları biraz balıkta yoruluyor, sonra tekrar çalışıyordu. Kitap, artık bitirilmesi için kendisini zorlayacak kadar ilerlemişti.”

“Kapıdan girip de genç kadını bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun altında, bir eli bahçenin ortasındaki kurumuş palmiyenin gövdesine dayalı, yüzünde her şeyden habersiz, çok mesut bir gülümseme, âdeta onu okşar görünce hakikaten şaşırdı ve kendi kendine güldü.”

“Kahramanını ne kadar yakından görüyordu şimdi. Alabildiğine iyi kalpli, işgüzar, akıllı insanlar hakkındaki hükümlerini baştan vermiş ve hayatını ona göre ayarlamıştı. Onu meydana çıkarmak mühim bir iş olacaktı. Seher’in hakkı vardı. Bununla beraber bu rahat ve verimli düşüncelere garip bir duygu karışıyordu. Bir duygu ki ona iki yüz sene evvelini adeta bütün realitesi ile açıyordu. Çoktan beri beklediği şey olmuş, bütün bu insanları sadece birer isim gibi görmekten kurtulmuştu. Şimdi onlar kendisinde yaşamaya başlamışlardı. O, Mevlevi Mehmet Paşalar, Murtaza Paşalar, Aziz Efendiler, Defterdarzâdeler, Bektaş Ağalar, Katırcıoğulları, İpşirler, hepsi canlı varlıklardı. Hepsini anlıyor, haşin örflerini mütevekkil insanlarını tanıyordu.”

“Kocam galiba deli... dedi. Ve beni de sevmiyor artık! Hatta bir defa öldürmek bile istedi. Denizde beraberce yüzüyorduk. Ben yüzmeyi çok severim. O da iyi yüzer. Zaten bu yüzden tanışmıştık. Bir gün suda şakalaşıyorduk. Birdenbire omuzlarından beni suya iyice batırdı ve suda tutmak ister gibi elleriyle abandı. Güç bela kurtuldum. Soğukkanlılığım sâyesinde ... Yoksa çoktan gitmiştim.”

“Sabri onu dinlerken içi parça parça oluyordu. Şimdi her şeyi az çok biliyordu. Kaybolmuş bütün bir dünya, küçücük bir insanın omuzlarına yüklenmişti. Belli ki, ömrü boyunca çocukluğu onu bir lahza bile rahat bırakmamış, bir türlü kendisi olmak fırsatını vermemişti”.

“Yaz Yağmuru” hikâyesinde ayrıca anlatıcıdan öğrendiğimize göre Sabri’nin çocukluğundan kalma bir alışkanlık olarak hayali Hacivat ve Karagöz konuşturması ve onlarla konuşmasıdır. Burada hesapçı kişiliği ve mantığa dayalı diyalogları ile Hacivat süper egonun sözcülüğünü yaparken Karagöz bilinçaltının vekâletini üstlenir.
“Kadın bahçede kapının yanındaki çelimsiz incir ağacının altında onu bekliyordu. Sabri bu ağacın komşu bahçe ile bulunduğu yer arasında bir türlü karar verememiş gibi darmadağın, bir kısmı duvara yapışmış,bir kısmı duvarın üstünden aşmış haline her gördükçe şaşıyordu. Tıpkı benim gibi.”Ne dersin, Hacivatıım?diye sordu. Hacivad omuzlarını silkti. Karagöze sor. Fakat Karagöz kadınla meşguldü. “Bekletrne!”der gibi işaret etti. “Ayıp oluyor. Hem böylesini bir daha nerede bulurum?” Filhakika kadının yüzünde izahı güç bir üzüntü vardı. Bahçe kapısının mandalını elini aralıktan sokarak çevirirken arkadaşının bayağı rahatladığını hissetti. İkisi birden üstlerine kapattıkları bu kapıyı iyi yapılmış bir iş gibi muayene ettiler. Sonra kadını birden bire kolunda buldu. Sanki ev üçüncü bir şahıstı ve ondan kurtuldukları için birbirlerine daha yakındılar. Sabri o günü de birinci gün gibi hiç unutturmadı. Evin içinde bir nevi alışkanlığın perdesine bürünerek kendisinden uzak duran kadın şimdi ona sokuluyor, kadınlığının bütün silahlarını birbiri arkasından tecrübe ediyordu. Fakat acaba böyle miydi?”

Ayşe Eziler Kıran’a göre; Yedi sayfalık Yaz Gecesi anlatısı geriye dönüşlerle dört öykü içermektedir. Bu öyküleri “önce” ve olayın geçtiği “şimdi” olarak ikiye ayırmak olası. “Şimdi” ikisi kadın biri erkek üç kahramanın bir odada yaşadığı bir iki saati ve kapsayan öyküyü içine alıyor. Her kahramanın geçmişi (önce) anımsamasıyla üç ayrı alt öykü daha oluşmaktadır. Kapsayan olan birinci öyküdeki (şimdi) kız kardeşlerden büyüğü Zeynep ellili yaşlarda dört çocuklu bir kadın; küçüğü Zeliha kırk yaşına yakın üç çocuklu. İki kız kardeş de aslında Boğaz'da oturuyorlar. Gençliklerinde tanıdıkları bir erkeği ağırlamak üzere anne babalarının Göztepe'deki köşklerine gelmişler. Misafir erkeğe gelince; elli yaşında ve bekâr. Köşkte, o eski sahibinin sekiz yıl yatalak olarak kaldığı ve öldüğü odada misafir ediliyor. İşte üç kahraman bu odada konuşuyor ve geçmişi anımsıyorlar.

Birinci alt öykü (önce 1): Hasta adamın anısı erkek kahramanı otuz beş yıl önceki ilk olaya götürüyor. Birinci öyküde, içinde bulundukları Göztepe'deki köşkte o zamanlar bir çift ve "genç, güzel ve (...) yan deli" evlâtlıkları yaşamaktadır. Bir gün genç kadın hastalanır ve uzun süre evden çıkmaz; "mahalleli"nin dediğine göre de bahçedeki ceviz ağacının altına adamın "evlâtlığından olan çocuğu" gömülüdür. Evlâtlık iyileşince de "Aksaray'da bir ev tutup" onu götürülen uzun bir süre sonra, "adam hastalanınca, [kadın kendiliğinden] eve" döner, "hanım da hiçbir şey olmamış gibi [onu] kabul" eder. Adam sekiz yıl boyunca büyük acılar içinde yatalak kalır ve ölünceye dek de kendisine karısı ve eski evlâtlıkları bakar. "Ev sahibinin öldüğü sene" de bahçedeki ceviz ağacı kurur.

İkinci alt öykü (önce 2): Birinci öyküdeki erkek kahraman çocukluğunda ve gençliğinde köşkün karşısındaki evde oturmuş, hastanın acıdan haykırışlarını duymuş, birinci öyküyü başkalarının aracılığıyla öğrenmiştir. Delikanlı, evlâtlığı otuz yaşını geçtiği sıralarda tanır ve "altı ay hemen her gün" buluşurlar. Bir gün delikanlı kadını ceviz ağacının altında taze cevizleri kırıp yerken görür. O anda öykü kahramanının da dışöyküsel anlatıcının da sözcüklerle ifade etmediği bir şey olur, kadın içeri kaçar bir daha mahallede görünmez. Genç adam da "bir daha, bir daha hiçbir kadınla...".

Üçüncü alt öykü (önce 3) çok kısadır. Olay, yirmi yıl önce, kapsayan öykünün üç kahramanın tanıştığı sırada geçer. Adamın ölümünden, evlâtlığın ortadan kaybolmasından sonra, köşke Zeynep ile Zehra'nın ailesi taşınır. Zeynep ile genç adam arasında başlamadan biten kısa bir duygusal macera yaşanır. Zeynep'in isteğine karşın ilişki başlamaz, Zeynep bunu unutamaz. Zehra bu ilişkiden haberdardır. Ama Zeynep, kız kardeşi Zehra'nın bu erkekten bir türlü vazgeçemediğini bilmemektedir. Genç adam ise ne gençliklerinde ne de şimdi bu köşkte yaşamış kişileri tanıdığını, geçen olayları bildiğini söylemez.

Buna göre; Hikayedeki üç alt öykü, kahramanların iç söylemlerinin toplanmasıyla oluşturulmuştur; alt öyküler arasında zamansal boşluklar bulunmaktadır. Karşı evde yaşamış olan erkek kahraman değişik yaşlarında dört öyküde de yer almaktadır; Misafir edildiği ev, bahçesi ve yatacağı oda üç öykünün de ortak uzamıdır.

Öykünün ilk okunuşunda duyumsanan mutsuzluk geçmişten gelmekte, kahramanları değişik biçimlerde etkilemektedir. “Şimdi” erkek, adamın yasak ilişkisini, o zamanın değer yargılarına göre, kendisinin hoş görülmeyecek ilişkini zaman içinde yaklaştırarak bunalmakta, o odada uyumak istememektedir. Adamın evlâtlıktan olan çocuğunun ölümü erkeğin çocukluktan çıkması, bu olayın bir gerçeklik olarak sezilmesi de kadınla ilişkisinin bitimi olmuştur. Yaşadığı bu olumsuz deneyim onu uygun olabilecek ilişkilerden de uzaklaştırmıştır. Zeliha ile Zeynep'in rahatlan yerinde olmasına karşın o tanımadıkları, bilmedikleri evlâtlık kadar yürekli ve açık sözlü olamamışlardır. Biri duygularını açıklayamamış, diğeri de erkeğin kayıtsızlığı karşısında ısrarcı olmamıştır. Bu tutumları onları evlâtlığa göre daha sıradan kadınlar yapmıştır. Özellikle Zeynep'in anlattıklarına bakıldığında kahramanın rahatına düşkün, gündelik olaylara takılan bir kişilik sergilediği görülüyor.

Tanpınar’ın öyküleri de dikkatli okunmak, üzerinde düşünülmek, yorumlanmak, çıkartımlar yapılmak istiyor. Bu edimleri yerine getirmek için Yaz Yağmuru ve içindeki diğer hikayeler güzel imkanlar sunuyor. Bol okumalar dileklerimle…