Geçenlerde, nerden geldiyse aklıma, 90’lı yıllarda İzel-Çelik-Ercan üçlüsünün söylediği “İşte Yeniden” şarkısı geldi. “İşte yeniden geldim karşına” sözlerini mırıldanırken bir anda İstanbul’daki Sultanahmet Camii takıldı aklıma.
Geçenlerde, nerden geldiyse aklıma, 90’lı yıllarda İzel-Çelik-Ercan üçlüsünün söylediği “İşte Yeniden” şarkısı geldi. “İşte yeniden geldim karşına” sözlerini mırıldanırken bir anda İstanbul’daki Sultanahmet Camii takıldı aklıma.
Sultanahmet Camii, bildiğiniz gibi, altı minaresi ve hemen yanı başındaki Ayasofya ile İstanbul’un en etkileyici silüetlerinden birini oluşturuyor. Caminin inşaatına başlanırken minare sayısının altı olacağı söylendiğinde tartışmaların başladığı .Bunun sebebi ise o döneme kadar altı minareli tek mabedin Mekke’deki Mescid-i Haram olmasıdır, bu tartışmayı sona erdirmek amacıyla Mescid-i Haram’a yedinci minare yapılmıştır.
Mısır Seferi’nin ardından kutsal toprakların anahtarları Yavuz Sultan Selim’e getirildiğinde, kendisini “Hâkimü’l-Haremeyn” yani “İki kutsal şehrin hâkimi” olarak selamlayanlara müdahale ederek “Hadimü’l-Haremeyn”, yani “İki kutsal şehrin hizmetkârı” olduğunu söylediği aktarılır.
Bu ifade, yalnızca tevazu göstergesi olarak değil, aynı zamanda siyasi açıdan da son derece güçlü bir duruş olarak değerlendirilebilir. Yavuz’un kutsal topraklara yönelik yaklaşımında kendisini bir hâkimden ziyade hizmetkâr olarak konumlandırması, İslam dünyasındaki saygınlığını daha da pekiştiren sembolik bir tavır olmuştur.
Çok uzak olmayan bir tarihte Suudi Arabistan yönetimi tarafından gerçekleştirilen bazı yıkımlar ve Hicaz’ın tarihî dokusundaki değişimler sanki içimizi yeterince acıtmamış gibi, bugün yaşananlara karşı oldukça duyarsız bir havadayız.
Oysa tarihimizde kutsal mekânlara gösterilen hassasiyetin çok farklı örnekleri vardır. Hicaz Demiryolu’nun yapımı sırasında, Peygamber Efendimiz’in kabrine ve Medine’ye duyulan hürmet nedeniyle trenlerin gürültüsünün azaltılması amacıyla rayların altına keçe döşendiğine dair anlatılar hâlâ hafızamızdadır.
Bugün ise Mekke ve Medine’de yükselen devasa yapılar, tarihî dokunun giderek değişmesine neden oluyor. Kutsal şehirlerin silüetini ve tarihî kimliğini değiştiren bu yapılaşma, birçok insan açısından ciddi bir saygı ve hassasiyet meselesi olarak görülüyor.
Burada ister istemez şu soru akla geliyor:
Yüzyıl önce yaşanan büyük kırılmaların ardından, Suudi Arabistan yönetimini bugün koşulsuz biçimde dost ve güvenilir bir müttefik olarak kabul edebilir miyiz?
Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında imzalanan Mekke merkezli savunma iş birliğinin, bölgesel güvenlik açısından farklı yönleri bulunuyor. Ancak böyle anlaşmaların beraberinde getirebileceği bazı soru işaretlerini de göz ardı etmemek gerekiyor.
Örneğin İran’ın Suudi Arabistan’a yönelik bir saldırısı gerçekleşirse Türkiye nasıl bir pozisyon alacak?
Geçmişte yaşanan siyasi kırılmalar düşünüldüğünde, Türkiye’nin kendisini istemediği bir savaşın içerisinde bulma ihtimali dikkatle değerlendirilmelidir. Aynı şekilde Hindistan ile Pakistan arasında yaşanabilecek bir çatışmada Türkiye’nin nasıl bir tutum alacağı da önemli bir soru işaretidir.
Hindistan ile İsrail arasındaki ilişkiler de bölgedeki denklemin ayrı bir boyutunu oluşturuyor. Bütün bunlar değerlendirildiğinde, İran meselesine de yalnızca bugünkü rekabet üzerinden bakmamak gerektiğini düşünüyorum.
İran’ın parçalanmadan, kendi bütünlüğünü koruyarak ayakta kalması; ancak aynı zamanda Türkiye açısından kontrolsüz bir rakip hâline gelmemesi, bölgesel dengeler bakımından önemlidir. Bunun yolu ise duygusal tepkilerden değil, uzun vadeli ve çok yönlü bir dış politika anlayışından geçiyor.
Suriye ve Irak, bunun canlı örnekleri olarak hemen yanı başımızda duruyor.
Yanlış hesaplanan bir bölgesel politika, Türkiye’yi yeniden çıkması zor bir bataklığın içine çekebilir.
Asıl sorulması gereken sorulardan biri de şu:
Güvenlik konusunda ortada kalan Suudi Arabistan, Türkiye’yi gerçekten kendisini koruyabilecek alternatif bir güç olarak görüyor mu?
Ben bunun kolay bir cevap olmadığını düşünüyorum.
Amerika Birleşik Devletleri’nin de bölgedeki dengeleri ve müttefikleri arasındaki ilişkileri yakından takip ettiği açık. Amerika’nın ekonomik ve siyasi yüklerini azaltmak istediği bir dönemde, bölgede doğrudan sahada bulunmak yerine müttefiklerini daha fazla kullanmayı tercih etmesi ihtimali üzerinde de düşünmek gerekiyor.
Ancak burada Türkiye’nin yapması gereken, başkalarının hesaplarına göre pozisyon almak değil; kendi güvenlik ve çıkarlarını merkeze alan bağımsız, dengeli ve uzun vadeli bir politika yürütmektir.
Çünkü Ortadoğu’da dostlukların da düşmanlıkların da kalıcı olmadığı bir denklem içerisindeyiz.
Dün yaşananları unutmadan, bugünün şartlarını doğru okuyarak ve yarının muhtemel krizlerini önceden hesaplayarak hareket etmek zorundayız.
Geçmişten ders almak başka, geçmişin esiri olmak başka şeydir.
Türkiye’nin ihtiyacı olan ise ikincisi değil; tarihini bilen, geleceğini hesaplayan ve kendi kararlarını kendi veren güçlü bir dış politikadır.
Ne diyelim İzel-Çelik-Ercan’ın dediği bir “İşte Yeniden” daha yaşamayız, İnşallah bu vehhabi Suudlarla …
Kardeşçe yaşamak dileği ile ….