“Hayır, kendimi aldatmıyorum! Halis bir Fransız’ım.”

“Mümkün mü? Bu ilme, bu tabiata aykırı bir şey...” “Bilseniz, doğru söylediğimi anlayacaksınız. Ama burada olmaz. Biraz uzundur. Haydi kalkınız! Bir yerde oturalım. Tamamıyla bir Fransız olduğumu anlayınız da şapka giydiğime kızmayınız, olur mu?” Sanki alay ediyordu. Söyleyeceği saçmaları zaten biliyordum. Dinlerin, ananelerin, âdetlerin, ırk teorisinin hep efsane olduğunu, milliyetlerine güven, terbiye ve menfaate göre değiştiğini, hangi milletin terbiyesi görülürse, o milletin ruhuna sahip olunacağını ve nihayet medenilik isteyen bir adamın mutlaka Avrupalılaşması lazım geleceğini iddia edecekti. Fakat bu boş ve çirkin iddiayı bir kere de onun ağzından işitmek istedim. Garsona parasını verdim. Ve hemen kalktım. O, yanımda gidiyordu. Bu milliyetinden çıkmış herif, denizden çıkmış veya patlamış ölü bir köpek balığına benziyordu. Adeta bir kokuşmuşluk duyuyor, iğreniyor, iğreniyordum. Çok yürümedik. Geniş bir gazinoya girdik. Göz kamaşacak kadar aydınlıktı. Kenarda bir masaya oturduk. Yanımızda büyük bir saksı vardı, içinde tanımadığım bir bitki büyük yapraklarını tavana kadar çıkarıyor, iri ve tuhaf gölgelerini üzerimize düşürüyordu. Dirseklerimi mermere dayadım. “Haydi bakalım, seni dinliyorum!” gibi bu Türk kaçığının, bu hissiz Sartin yüzüne baktım. Hiç heyecan falan göstermiyor, eski dininden, eski milliyetinden, eski memleketinden bir arkadaşla bulunmak onda herhangi bir tesir yapmıyordu.
“Hikâyem tıpkı hayali, hissi bir roman kadar gariptir.’ diye başladı. “Belki inanmayacaksınız, fakat ben sizi sıkmamak için uzatmayarak anlatacağım. Dikkatle dinleyiniz! Aslında okulda sizinle çok sıkı görüşmezdik. Ruhlarımız, eğilimlerimiz ayrı idi. Aramızda biraz, biraz değil, çok uzaklık vardı. Fakat yine beni tanırsınız. Hatırlayınız! Siz, Türkler, bana ‘Frenk Nihat’ derdiniz ve hakkınız da vardı. Ben son moda elbise giyer, tırnaklarımı uzatır, dinsizliğimi meydana vurur, Türklüğe dair ne varsa tahkir eder, Türkçe konuşmayacak kadar nefretimde taassup gösterirdim. Hep Fransızca konuşur, tatil zamanlarımı Beyoğlu’nda geçirirdim. Türk ve Türklüğe benzer her şeyden tiksinir, iğrenirdim. Okuldan ziyade evde azap çekerdim. Babam, iri vücudu, geniş omuzları, kuvvetli kolları, ablak çehresi, kalın dudaklarıyla tıpkı budala bir Türk pehlivanını andırırdı. Bütün hareketleri adi, kaba ve bayağı idi. Gayet narin ve nazik bir Çerkez olan annem, ondan dehşetle nefret ederdi. Ben bunu anlardım. Akrabalarımın da hiçbirisini sevmezdim. İstanbul bana zindan gibi gelirdi. Levanten arkadaşlarım olmasaydı belki deli olurdum. Geceleri Avrupa ve Batı şehirleri rüyama girer, daima odama kapanır, bağırarak milli parçalar, operalar söyler, kalkar bazen de yapyalnız oynardım. Nihayet hukuk öğrenimi için Paris’e gittim. Orada kimse bana Türk diyemezdi. Tamamıyla Fransızlaşmıştım.
Tatil zamanında İstanbul’a dönmedim. Boş yere anne, babam beni çağırıyordu. Ben okulu bahane ediyordum. İstanbul’da iken rüyalarımı süsleyen Batı hayatı o kadar, o kadar hoşuma gidiyordu ki, memleketimi ve Türk olduğumu hatırlayınca üzülür ve titrerdim. Bir özlemim, bir hicranım vardı. Bu hicran dudaklarıma ezeli bir nakarat yapıştırmıştı. Bu nakaratı kalabalıkta içimden, yalnızken yüksek sesle tekrar eder dururdum: “Ah, ben niçin bir Fransız doğmadım!” Ve Türk olduğumu düşünmek, kendimi öldürmek arzuları verirdi. Eğitimimin ikinci senesini bitirdim. Yine tatil zamanında İstanbul’a dönmedim. İstanbul’a gitsem nefret ve hiddetimden öleceğimi sanıyordum. Bir gece uyruk ve dinimi değiştirmek aklıma geldi. Mahkemeye lüzum görmedim. Hemen karar verdim. Bir sene sonra avukat olacaktım. Paris’te ufak bir mevki bulur, rahatça yaşayabilirdim. Artık hep dalga geçiyor, İstanbul’a Türk çevresine hiç dönmeyeceğim için tarif olunmaz bir sevinç duyuyordum.
Bu esnada İstanbul’dan bir telgraf aldım: ‘Annenize ameliyat yapıldı. Ölümü muhakkaktır. Yetişiniz! Size bir vasiyeti var.’ Aldırmadım. Yirmi dört saat geçmedi. İkinci bir telgraf aldım: ‘Anneniz ruhunu teslim ediyor. Size bir vasiyeti var. Gelmezseniz mirasından mahrum kalacaksınız‘, yine aldırmayacaktım; fakat miras meselesi midemi bulandırdı. En nazik damarımı bulmuşlardı. Küçükten beri son derece menfaatimi bilir, menfaatimi her şeye tercih ederdim. Çaresiz kalktım. Bavulumu bile almayarak trene atladım. Yine o iğrenç ciğer gibi fesi giyecek, yine budala bir Türk’e, kırmızı başlı duygusuz bir şampanya şişesine benzeyecektim.