Genç adamın bir antikacıdan aldığı saatin diğer antikalardan hiçbir farkı yok gibiydi.

Pirinç kapağı kararmış, zinciri pas tutmuş, camı ise yılların tozuyla matlaşmıştı. Fakat saati eline aldığı anda tarif edemediği bir ağırlık hissetti. Bu ağırlık metalin değil, sanki içinde saklanan uzun bir hikâyenin ağırlığıydı. Günlerce masasında duran saate her baktığında içinden açıklayamadığı bir merak yükseldi. Bir gece ev sessizliğe gömülmüşken saati eline aldı. Dışarıda rüzgâr esiyor, uzaklardan köpek havlamaları duyuluyordu.

Elindeki eski saatin düğmesine bastığı anda dünya bir anda sessizliğe gömülmüştü; rüzgâr durmuş, sokaktaki adımlar yarıda kalmış, havada süzülen toz zerrecikleri bile yerinden kıpırdamaz olmuştu. Önce bunun bir hayal olduğunu düşündü ama dışarı çıktığında gerçeklik onu sert bir şekilde yüzüne çarptı; insanlar oldukları yerde donmuştu, kuşlar gökyüzünde asılı kalmıştı ve en tuhafı, her şeyin gölgesi bile hareketsizdi, sanki zaman yalnızca eşyaları değil gölgeleri de taşlaştırmıştı. Kalbi hızla atarken bu sessizliğin içinde tek bir yön vardı, o da uzaklardan gelen zikir sesiydi; ne rüzgârın taşıdığı bir ses ne de kulakla duyulan sıradan bir çağrıydı, doğrudan içinden geçiyordu. Adım attıkça her şeyin daha da derin bir donukluğa büründüğünü fark etti, bir çocuğun elinde kalmış topu bile havada asılı duruyordu ama o topun gölgesi bile kıpırdamıyordu. Bu imkânsızlık içinde ilerleyerek eski bir dergâhın kapısına ulaştı ve kapının açık olduğunu görünce içeri girdi. İçeride gördüğü şey onu olduğundan daha da sarsmıştı çünkü dışarıdaki mutlak hareketsizliğe rağmen içeride insanlar halka olmuş, gözleri kapalı bir şekilde zikre devam ediyordu ve dünya durmuşken onların dudakları hiç durmadan hareket ediyordu.

“La ilahe illallah… La ilahe illallah… La ilahe illallah…”

Halkanın içinde oturanların nefesi bile ritimliydi, sanki zaman onların etrafında değil de onların kalbinde akıyordu; fakat en ortada oturan yaşlı adam diğerlerinden farklıydı, yüzü öyle sakin ve nurluydu ki sanki yılların değil ebediyetin içinden gelmiş gibiydi. Onu bir yerden hatırlıyordu, zihninin derinlerinde eski videolar, eski sohbet kayıtları canlandı ve bir anda onu tanıdı, ona Kemal Efendi diyorlardı, yıllardır adı dillerde dolaşan o yaşlı, nur yüzlü adam. Tam o anda bir ürperti hissetti çünkü Kemal Efendi gözlerini kapalı olmasına rağmen sanki onu görür gibi başını hafifçe ona çevirmişti; dünya durmuşken, bütün varlıklar taş kesilmişken yalnızca o fark edilmişti.

Bir adım geri çekilmek istedi ama çekilemedi çünkü sanki yer ile ayakları arasında bir bağ oluşmuştu, bu bağ korku değil daha çok anlaşılma hissiydi. Kemal Efendi gözlerini açmadan konuştu.

“Geç kaldığını sanıyorsun ama burada geç kalmak yoktur.”
Bu sözle irkildi, çünkü dudaklar açılmadan ses gelmişti ve diğer herkes zikre devam ediyordu.
“La ilahe illallah… La ilahe illallah…”
Sonra halkanın içindeki ritim değişti, bir başka ses yükseldi, daha ağır ve daha derinden gelen bir zikirdi:
“Hasbi Rabbi Cellallah… Mâfi galbi gayrullah… Nur Muhammed sallallah… La ilahe illallah…”

Bu sözler yükseldikçe içerideki hava daha da yoğunlaştı, sanki zamanın kendisi eğilip bükülüyordu ama dışarıda hâlâ hiçbir şey hareket etmiyordu; gölgeler bile yerlerinden ayrılmıyordu. Hayretle etrafına bakarken fark etti ki herkesin gölgesi aynı şekilde sabit duruyor ama sadece Kemal Efendi’nin gölgesi hafifçe titriyor gibi görünüyordu, sanki dünya onun etrafında tamamen teslim olmuştu. Kemal Efendi nihayet gözlerini açtı ve doğrudan ona baktı; o bakışta korku yoktu, sorgu yoktu, sadece bir tanıma vardı.

“Sen zamanı durdurduğunu sandın.” Dedi
“Ben durdurmadım” Diyebildi
Ancak sesi kendi kulağına bile yabancı geldi.
Kemal Efendi hafifçe başını salladı.
“Zaman durmaz, perde kalkar.”

O an fark etti ki gerçekten de hiçbir şey yok olmamıştı, sadece bir perde çekilmişti ve o perdenin arkasında kalan şey, zikirle yaşayan başka bir akıştı. Dışarıdaki dünya donmuşken burada her şey akıyordu, ama bu akış saatlerle değil, kalple ölçülüyordu. Kemal Efendi tekrar zikre döndü ve halkanın sesi yeniden yükseldi:

“La ilahe illallah… La ilahe illallah…”

O da fark etmeden dudaklarını kıpırdatmaya başladı, önce çekinerek, sonra giderek derinleşerek, sanki yıllardır unuttuğu bir şeyi hatırlıyormuş gibi. Ve o an şunu anladı; dünya gerçekten durmuş olsa bile bazı kelimeler, bazı isimler ve bazı kalpler hiçbir zaman durmazdı.