Kırşehir belediyesi resim kursu öğrencilerinin 1 yıllık çalışmalarıyla büyük boyutta yeniden hazırlanarak Kırşehir Belediyesi hizmet binası önünde sergilenmeye başlanan ve ilhamını Harbiye Askerî Müzesi’nde sergilenen tablodan alan dev resim çalışması dikkatleri çekti.
Bu tablo ile ilgili olarak yapılan paylaşımda özetle “Kırşehir’in Hılla Gölü'nde bir araya gelen beyler . Ülkenin kurtuluşunun Kayı Boyu'nun Beyi Ertuğrul Gazi ile sağlanacağı yönünde ortak fikir birliğine varırlar. Daha sonra ise Ertuğrul Gazi'ye bu toplantıda kılıç kuşandırırlar.” ifadeleri dikkat çeker.
Söz konusu tablonun aslına ilişkin tek kaynak, “Harbiye Askerî Müzesi koleksiyonu”nda yer alan, “ressamı ve bilgi notu kaynağı belli olmayan bir tablo eser”dir. Bu eser, “Anadolu Selçuklu Devleti’nin dağılmasından sonra Oğuz Türkmenlerinin Kırşehir’de bir araya gelişini ve Ahi Evran’ın Ertuğrul Gazi’ye şed bağlayıp kılıç kuşandırmasını” tasvir etmektedir. Görsel, Türkçe açıklama ile Wikimedia Commons’a İngilizce eser bilgisiyle yüklenmiş olup yükleme tarihi 1 Ocak 2008 olarak belirtilmiştir.
Bu tabloyu “Osmanlı’nın kuruluş anlatısını hayali ve sembolik olarak resmeden bir kompozisyon” olarak görmek ve de , “Ahi Evran’ın gerçekten Ertuğrul Gazi’ye şed bağlayıp kılıç kuşandırdığına dair çağdaş tarih kaynaklarında net bir kayıt olmadığının” da altını çizmek gerekir.ki isimler üzerinden somut gerçeklik olarak değil Mana ve mefhum üzerinden değerlendirilmelidir.
Zira “Türkmen beylerinin Kırşehir’de böyle büyük bir kurultay yaptığı” da hiçbir şekilde belgelenmiş bir olay değildir. Bu anlatıyı daha çok Ahilik geleneği, Osmanlı kuruluş efsaneleri ve sonradan oluşan tarihî yorumların hayal edilen birleşimi olarak görmek gerekir.
Bu makalemde, Kırşehir Belediyesi’nce sergilenen bu tablonun “kaynaksız bir kurgu” da olsa “şehrin Osmanlı’nın kuruluş sürecine katkısını” hatırlatmış olmasından hareketle konuyla ilgili çağdaş kaynakların tetkikleriyle dağarcığımızda biriken bilgileri paylaşmayı amaçladım.
Yıllarca yaptığım okumalar ve yerel tarih araştırmalarım göstermektedir ki Osmanlı’nın kuruluş sürecine ilişkin, başta Kırşehirli olan ve Âşık Paşa’mızın dedesi Baba İlyas halifelerinden Ahi Şeyh Edebali’nin ve Ahilerin rolleri atlanacak gibi değildir.
DİRENİŞLERİN MERKEZİ OLAN KIRŞEHİR’DE; TÜRKMEN ÖNDERLERİNİNE, BABAİLERİN KALINTILARININA VE AHİLERE UZANAN ÖLÜMCÜL TAKİP.
Osmanlının kuruluş sürecine giden yolu iyi okuyabilmek için Anadolu içlerinde Moğol istilası be onun kuklası haline gelen Konya Selçuklu Sultanlığı'nın ağır mali ve fiziki baskılaması ve hatta Türkmen önderlerine, Babailerin kalıntılarına ve ahilere uzanan ölümcül takip sonucu içerde bunalmanın daha güvenli yerlere giderek uçlarda batıda toplaşması gerçeğini kavrayabilmekten geçer.
Bu süreç Anadolu’da 1240’da babası "Ulu Hakan Alâeddin Keykubat"ı öldürterek tahta geçen ve babasının ahiler dâhil tüm dostlarını düşman gören Gıyasettin Keyhüsrev’karşı tarihin en büyük Türkmen isyanını “Babailer isyanını” ile bundan 3 yıl sonra 1243’de de Moğol istilasını ve bu Moğol-Selçuk yönetimi altında ki Türkmen ileri gelenlerinin kırım kıyam süreci koşullarında gelişen bir süreçtir.
Babai İsyanı’na katılan dervişler, devlet tarafından sıkı bir takibata uğrayınca, Selçuklu ve daha sonra Moğol-Selçuk merkezî otoritesinin zayıf olduğu uç bölgelerine, Türkmen beyliklerinin egemenlik alanlarına kaçmak zorunda kalmışlardır. Osmanlı Beyliği’nin kurucusu Osman Gazi’nin kayınbabası olan Kırşehirli Ahi Şeyh Edebâli bu kaçanlar arasında en bilinenlerdendir.
MOĞOL BASKISINDAN BATIYA KAÇANLARIN İÇİNDE KIRŞEHİRLİ ŞEYH EDEBALİ DE VARDI
Anadolu Selçuklu Devleti’nin çökmesi ve bir uç beyliği üzerinden Osmanlı Devleti’nin doğmaya başlaması süreci, doğrudan doğruya Doğu ve Orta Anadolu’da yaşayan Türkmen aşiretlerinin, Moğol baskısından uzak olan batı bölgelerine göç etmesiyle bağlantılıdır
Kukla Konya Selçuk sultanlığının, Moğol istilası altında çöküp yıpranıp da Anadolu çeşitli bölge devletlerince parçalanması manzarasında, Anadolu’da gaza ruhunun canlanıp, bunalan Türkmenlerin uçlara göç edip Osmanlı Beyliğine güç vermesi durumu; yakın tarihimizde ingili işgali altındaki istanbul 'dan çıkarak Anadolu'da Mustafa Kemal Önderliğindeki Milli mücadeleye destek vermelerine o kadar benzer ki...
KIRŞEHİR; TÜRKMEN AYAKLANMALARININ VE DİRENİŞLERİNİN MERKEZİ
XIII. yüzyılda, bir dönem Moğolların kışlağı hâline gelen Kırşehir, hem Moğol varlığına hem de Selçukluların uyguladığı yanlış kültür politikalarına karşı gelişen Türkmen ayaklanmalarının ve direnişlerinin adeta merkezi olmuştur. Anadolu Selçukluları, Moğol egemenliği altına girdikten sonra, Moğollar Anadolu’da para basmak üzere bir darphaneyi Kırşehir’de kurmuşlardır. Mehmet Önder, “Masâmeretü’l-Ahbâr” adlı eserin yazarı Hamdullah Müstavfî’nin, “Kırşehir’i her yıl Moğol hazinelerine 57 bin dinar sağlayan önemli bir şehir olarak” kaydettiğini belirtir.
Prof. Dr. Halil İnalcık bu konuda şu tespiti yapmaktadır:
“Selçuklu döneminde Konya’da hükümdara yakın okumuş zümre, Mevlevîliğe mensup oldukları hâlde, Kırşehir bir Türkmen merkezi olarak Yesevî halk tarikatlarının, özellikle Babai geleneğinin merkeziydi. İlhanlı idaresi, Moğol valisi Cacaoğlu Nureddin’i göndererek bu Türkmen ocağını kıyımla söndürdü. Abdal babaların tekke ve zaviyeleri, her büyük şehirde Mevlevîlere verildi. Babailer, Danişmendli Türkmen yurdu olan Çorum-Tokat bölgesine sığındı. Oradan uç ve gazâ bölgelerine halifelerini gönderdiler. Ede-Balı da bunlardan biridir.”
Hacı Bektaş-ı Veli, Osmanlı Devleti’nin henüz kurulmadığı, Babai Ayaklanmasının öncesinde Anadolu’ya gelmiş, Moğol yayılmasının kargaşalı dönemine tanıklık etmiştir.
“Bu güç koşullarda uçlara batıya göç edebilenler kurtulurken özellikle Babai - Ahi Türkmenlerinin karargahı bulunan Kırşehir’de kalanlardan Ahi Evran’ın tekke ve zaviyelerine el konulup Mevlevilere ve onlara yakın şahıslara verilmekle kalınmamış Ahi Evran öldürülmüştür ki Ahi Evran’ın öldürülüşüyle ilgili olarak Halil İnalcık şöyle der:
“Nasîreddîn Evren (Evran), 13. yüzyıl başlarında Bağdat’tan Anadolu’ya gelen bir grup ulemâ ve sûfî arasında idi. Bu âlimler, fütüvvet erbabının dostu I. Alâeddin Keykubad’ın (1221-1237) himayesi altındaydılar. Oğlu II. Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından zehirlenen Alâeddin’den sonra Nasîreddîn (Ahi Evran) hapse atıldı. Şehirde en kalabalık işçi grubu olan debbağların şeyhi olan Nasîreddîn’in Babaîlerle ve Türkmenlerle yakınlığı vardı.
Ahi Evran, tasavvuf ve felsefe üzerine eserleri olan bir âlimdir. Asıl adı, Hoylu Şeyh Nasîreddîn Mahmud’dur. Hocası ve kayınpederi, fütüvvet akımının büyük şeyhi, ünlü sûfî Evhâdü’d-Dîn Kirmânî’dir. Kirmânî’nin Anadolu’da birçok şehirde halifeleri ve zaviyeleri vardı.
Moğollarla iş birliği yapan ve Fars kültürüne tutkun Selçuklu seçkin sınıfına hitap eden Celâleddin Rûmî ile, halk adamı ve Türkmen merkezi olan Kırşehirli Ahi Evran arasında düşmanlık bulunmaktaydı. Bu düşmanlık, Mevlânâ Celâleddin’in şeyhi Şems-i Tebrîzî’nin katliyle(1247)ilişkilidir.”
İşte tamda bu zorlu ve buhranlı karanlık zamanlarda Uç bölgelere göç etmek zorunda kalan Türkmen dervişlerinin, Babailerin ve Ahilerin önemli bir kısmı, Osmanlı Devleti’nin kuruluş sürecine katkıda bulunacaktır.
Anadolu Selçuklu Devleti’nin çökmesi ve bir uç beyliği üzerinden Osmanlı Devleti’nin doğmaya başlaması süreci, doğrudan doğruya Doğu ve Orta Anadolu’da yaşayan Türkmen aşiretlerinin, Moğol baskısından uzak olan batı bölgelerine göç etmesiyle bağlantılıdır
Hem Babailerin hem de Ahilerin, beylik ve giderek devlet haline gelen Osmanlı yapısı içinde faaliyetlerinden ve üstlendikleri ciddi rollerden söz etmek mümkündür.
BABAİ TÜRKMEN TABANININ EN YOĞUN OLDUĞU BÖLGE KIRŞEHİR VE ÇEVRESİDİR
Hacı Bektaş’ın kardeşi Menteş’in de öldürüldüğü zorlu dönemlerde, Babai İsyanı’nın hemen ardından Kırşehir yöresini yerleşim alanı olarak seçmesi kesinlikle tesadüf değildir. Nitekim bölgeye yalnızca Hacı Bektaş yerleşmemiştir. Baba İlyas’a bağlı olan Şeyh Edebâli ile Baba İlyas’ın oğlu Muhlis Paşa da Kırşehir’de faaliyet göstermeye başlamıştır. Âşık Paşa’nın babası olan Muhlis Paşa’nın, Karamanoğulları’nın siyasi gelişiminde önemli bir rol oynadığı bilinmektedir.
BABA İLYAS HALİFESİ AHİ ŞEYH EDEBÂLİ
Aşıkpaşazade, Osman Gazi zamanında ulemadan Dursun Faki’yi dervişlerden de Baba Muhlis’i, Osman Gazi’nin kayınatası Şeyh Edebâli’yi ve de Ahi Hasan’ı kerametleri olan duaları makbul azizler olarak gösterir.
Ahi Hasan dâhil o dönemsel süreçler içinde ve sonrasında Ahilerin, özellikle de Ahi Şeyhleri ve ileri gelenlerinin (dönemin tarikat silsilelerinde birbirine akraba oldukları bilindiğinden) gerek Ankara Ahi Cumhuriyeti'nin kurucuları olan Ahi Serafeddin ve Ahi Hüseyin Efendilerin, gerekse daha ileri uçlara giderek Ahi Şeyh Edebâli çevresinde görülen Osman Bey’in seferlerine katılan, Osman Bey öldükten sonrada mirasın bölüşümünde hazır bulunan Ahilerle Ahi Evran’ın ilişkileri nedir nedir?
En önemlisi Ahi Evran ve Ahi Şeyh Edebâli akrabalığı varsa ne boyutta vardır? Bunda merakımız Osmanlının kuruluş sürecinde Babailerin ve Ahilerin rolüne ilişkin bilinmesine rağmen daha bir farklı pencere açılacağına dair düşüncelerimizdir
AHİ ŞEYH EDEBÂLİ; BABA İLYAS’IN ÖĞRENCİLERİNDEN VE HALİFELERİNDENDİR.
Kırşehir tarihi üzerine yoğunlaşan Prof. Dr. Mehmet Fatih Köksal, “Osman Gazi’nin kayınbabası Şeyh Edebâli’nin, aslında Kırşehir’in İnaç Köyü’nden olduğu ve sonradan Kırıkkale Balışeyh’e yerleştiğine dair belgeler bugün elimizdedir,” diyerek, özellikle Hacı Bektaş, Şeyh Edebâli ve Ahi Evran arasındaki yakınlıklara dair kaynakların peyderpey ortaya çıktığına dikkat çeker.
Bilindiği üzere Menâkıbnâmeye göre, Şeyh Edebâli; Baba İlyas’ın öğrencilerinden ve halifelerindendir. Babai ayaklanmasından sonra takibe uğrayan, batıya göç ederek uçlara sığınan birçok Babai dervişi arasında yer almıştır. Çeşitli kaynaklarda yalnızca “Ahi şeyhi ve Osman Gazi’nin kayınpederi” olarak anılan Şeyh Edebâli’nin, Hacı Bektaş gibi Babai olduğu anlaşılmaktadır. Her ikisi de Baba İlyas’ın halifeleri arasında yer alır. Hacı Bektaş Veli’nin, Baba İlyas’a mensubiyeti konusunda Eflâkî, “Hacı Bektaş’ın Baba İlyas’a yahut başka bir deyişle Baba Resul’e bağlılığını açıkladığını” belirtir. Baba İlyas’ın torunu ve Aşık Paşa'nın oğlu bulunan Elvan Çelebi de bu bilgiyi teyit eder.
Elvan Çelebi, aşağıdaki beyitlerle hem Hacı Bektaş’ın hem de Şeyh Edebâli’nin Baba İlyas’ın halifeleri arasında yer aldığını açık biçimde ifade eder:
“Hacı Bektaş şol sebebden hiç
Göze almadı tâc-ı sultanı
Edebali ve bundağı huddâm
Gördüler Hacı’dan bu seyrâni”
Ahmet Yaşar Ocak, Elvan Çelebi’nin beyitlerine atıfla, şimdiye dek yalnızca ünlü bir "Ahi şeyhi ve Osman Gazi’nin kayınpederi olarak bilinen Şeyh Edebâli"nin de Baba İlyas’ın halifesi olduğunun ima edildiğine ve onun gibi bazı isimlerin isyana katılmayarak selamete eriştiklerinin dile getiriliyor olmasının önemine dikkat çeker ve şu değerlendirmeyi yapar:
“Edebâli’nin Baba İlyas ile ilişkisi kronolojik olarak mümkün görünmekle birlikte, onu konu alan kaynaklarda bu duruma dair herhangi bir kayıt yer almaz. Ancak Tâcu’l-Ârifîn Seyyid Ebü’l-Vefâ Bağdâdî’nin menâkıbnâmesinin Türkçe tercümesinde geçen bir ifadede şöyle denir: ‘Osman Gazi tâbe serâhu hazretlerinin kavmi içinde, Hazret-i Tâcu’l-Ârifîn Seyyid Ebü’l-Vefâ kuddise sırruh hulefâsından bir aziz var idi... Hazret-i Şeyh Edebâli derlerdi.’ Elvan Çelebi’nin sözlerini destekleyen bu ifade, Edebâli’nin Baba İlyas’ın halifesi olma ihtimalini güçlendirir.”
Son dönemde, Hacı Bektaş, Şeyh Edebâli ve Ahi Evran’ın yakınlıklarına dair kaynak taramaları yalnızca Mehmet Fatih Köksal’ın çalışmalarıyla sınırlı kalmamıştır. Baki Yaşa Altınok da "Yeni Vesikalara Göre Yunus Emre’nin Ahi Evran, Hacı Bektaş ve Şeyh Edebâli ile İlişkisi" başlıklı makalesiyle tartışmalara katkı sunmuştur. Baki Yaşa Altınok, Ahi Evran hakkında şu bilgiyi aktarır:
“1588 Milâdi yılında Kırşehir’de, Menâkıb-ı Ahi Evran-ı Velî adıyla 93 beyitlik manzum bir eser kaleme alan Süleyman bin Alaüddevle b. Abdullah’ın Menâkıb adlı eserinde, Ahi Evran, Hacı Bektaş, Şeyh Edebâli ve Yunus Emre’nin ülke meseleleri başta olmak üzere pek çok konuda birlikte hareket ettikleri görülmektedir.”
Baki Yaşa Altınok Adı geçen bu manzum eserdeki bilgilerle Yunus’tan naklettiği şu dizeleri birlikte değerlendirir:
Ben bunda garib geldim, ben bu ilden bezerem Bu tutsaklık tuzağın, demi geldi üzerem.
Yetmiş iki millete, suçum budur Hak dedim Kırkı hiyânet durur, ya ben niçin kızaram. (Köprülü, 1991: 319; Toprak, 1966: 69).
Geldim uş yine varam, yine Rahman’ım bulam Sanurlar beni bunda, davara mala geldim.
Tuzaktayım ne gülem, ne haldeyim ne bilem Bir garipçe bülbülem, ötmeğe güle geldim.
Tuzağa düşen gülmez, âşık hiç rahat olmaz Kimse hâlimden bilmez, bir aceb ile geldim. (Köprülü, 1991: 318-319).
KIRŞEHİR CİVARINDA YAŞAYAN YUNUS EMRE DE GÖÇ ETMEK İSTEMİŞ FAKAT BUNA İZİN VERİLMEMİŞTİ.
Baki Yaşa Altınok’un, gerek "Menâkıb-ı Ahi Evran-ı Velî" adlı manzum eserden gerekse Yunus’un bazı dizelerinden verdiği örneklerle ulaştığı sonuç oldukça önemlidir.
Altınok’a göre, Şeyh Edebâli, o dönem Ankara yakınlarındaki, bugün Kırıkkale’ye bağlı Balışeyh’te bulunmaktaydı. Moğol otoritesinin bu bölgede zayıf olması, onu daha sakin bir yer olan batıya sorunsuz biçimde göç etmeye yöneltmişti.
ORHAN BEY’İ BEYLİK MAKAMINA AHİLER GETİRMİŞTİR
Ahiler, Osmanlı toplumunun kuruluş döneminde işin bizzat içinde ve güçlü bir konumda olup, ölen Hükümdarın yerine kimin geçeceği noktasında da söz sahibi olmuşlardır. Nitekim Orhan Bey’i beylik makamına Ahiler getirmiştir
V1.Türk Tarih Kongresi’ne(1961) sunulan tebliğler arasında Hüseyin Kocabaş’ın; bir kısmı Bursa’da bulunan “Üçü gümüş, biri de bakır olan Orhan ve Alâüddin Beylere ait müşterek basılmış 4 sikke”üzerindeki tetkikleriyle, Osman Bey’in ölümünden sonra oğulları Orhan ve Alâüddin beylerin müşterek saltanat devrinin mevcudiyetini ispata yarayacak kâfi delil bulunduğunu belirttikten sonra, sonrasında o zamanlar Osmanlılar arasında nüfuz ve söz sahibi olan Ahîlerin müdahalesiyle, Beyliğe Orhan Bey’in getirildiğine dikkat çekerek şöyle der:
“Osman Bey’in vefati sıralarinda her iki oğlu Orhan ve Alâüddin Beyler Beyliğin idaresinde önemli mevkilerde bulunmalar1, Alâüddin Bey’in bazı kaynaklara göre yaşça büyük olması İslâmî Beylik ve Saltanat ananelerine göre ekber evladın Bey olmasını icap ettirmesi Alâüddin Bey’in Beyliğini tabiî hale getirmekte iken o zamanlar Osmanlılar arasında nüfuz ve söz sahibi olan Ahîlerin Alâüddin Bey’den daha cevval ve ateşli bir genç olduğu anlaşılan Orhan Bey’in tarafını tutmaları, kabile ulularını bu iki genci anlaştırarak müşterek bir beylik kurularak henüz teşekkül devresinde olan bir devleti ihtilâftan korudukları neticesine varılabilir”
MEVLEVİLERLE AHİLER ARASINDA SÜREKLİ OLARAK ÇATIŞMA
Bir yandan yerli Bizans esnaf ve sanatkârlarıyla rekabet eden Ahiler, diğer yandan Moğol saldırılarına karşı meslek eğitimi yanında kılıç kullanma, ata binme ve atıcılık gibi alanlarıda kapsayan askeri eğitim de vermişlerdir. Nitekim Kayseri’nin Moğollar’a karşı savunmasında Ahiler’in ciddi bir güç olarak ortaya çıkışı, bu gerçeği doğrulamaktadır.
Büyük zenginlikleri elinde toplayan Mevlevilerle Ahiler arasında sürekli olarak çatışma hep mevcut olmuştur.
Anadolu Selçuklu Devleti Moğol kuşatması altında, kukla duruma düşünce Kuran’ı kaynak gösterip Moğol hanlarını destekleyen ve düzenin dinsel fetva ayağını oluşturan Mevlevi Sultan Veled vaktiyle Ahi Zanaatkârların cephesini kasdederek “Soyu olmayanlar yükselecek ve en önemli makamlar aşağı düzeyde kişilere verilecektir.” diyerek 1. Alaaddin Keykubat’ın bir düşünü yorumlamıştır ki aslında bu tedirginlik bile Ahilerin yüzünden Mevlevilerin zaafa uğratılması kaygısının ta kendisidir
Aslına bakılısa Ahiler; çeşitli Sanat dallarıyla ve zanaat’karlılıklarıyla feodal bir düzen içinde kaçınılımaz olarak gelişecek, üretim ve paylaşım ivmesi yönüyle, bir erken kapitalist gelişimin filizi, dolayısıyla feodal sisteme karşı bir mücadele cephesi açmıştır.
Nitekim Ahiler feodaller’e karşı savaşım yürütürken Hrıstiyan zanaatçıları da yanına almışlardır. Daha önemlisi ayinleri sunnilikten kopan Ahilerin kişiliğinde Hristiyanlarda Ahileri ekonomik ve dinsel müttefik yakınlığı içinde görmüşlerdir.
Osmanlı kuruluş döneminin Türkmen aristokrasisi; Ahiler, Muharrip Gaziler, Alpler ve Türkmen kabilelerine dayanan Osmanlı Beyliği’nde “egemenlik unsurları" olmasına karşın, sonraları İslami nitelikte bir “Sultan” kimliği kazanılmasıyla Osmanlı padişahları her türlü siyasi gücü kendi ellerinde toplamışlardır.
Osmanlı kuruluş yıllarında Anadolu’da yaygın bir şekilde rastlanan Heterodoks tarikatların siyasal üst yapı üzerinde ciddi bir etkileri bulunduğunu düşünmek gerekir. Ortaçağın bütün Türk-İslam devletlerinde görüldüğü gibi bir kapıkulu yaratmak çabasına girilmiş, bu kapıkulu beylik, imparatorluğa dönüştükçe kendi halkının geleneği, dili, kültürü ile değil, Osmanlı sarayıyla kaynaşmış, böylece Anadolu dokusunda başlangıçta egemen olan etkin güçler, saf dışı edilmiş, Türkmen aristokrasisinin de, Ahiler’in de ağırlıkları ve fonksiyonları ortadan kaldırılmıştır.
KIRŞEHİR ‘KIZILELMA’ ÜLKÜSÜNE EN ÖNDE YAKLAŞAN BİR KENTTİR
“Osmanlı Tarihinin Maddesi” adlı eserini henüz tamamlamadan önce Kırşehir Cezaevi’nde yatan, bu süre içinde sık sık idari izinle Kırşehir merkezini dolaşarak Kırşehir tarihine ilgi duyan ve araştırmalar yapan Dr. Hikmet Kıvılcımlı, eserinde Kırşehir’e ilişkin olarak şu notları düşer:
“Osmanoğulları’nın kaçınılmaz başarıları daha başlamadan bütün kutsallıklar Osmanlılığın politik ve askercil örgütlenmesi uğruna ılgar ettiler. Bu ılgar edişin en büyük ve köklü iki sembolü Şeyh Edebâli ile Hacı Bektaş oldu. Bu iki adamın Osmanlı politika ve askerlik hayatında oynadıkları yaman rol önemsiz birer tesadüfmüş gibi konulur. Her insancıl olayda olduğu gibi burada da tarihcil Determinizm yüzdeyüz etkendir. Şeyh Edebâli’de Hacı Bektaş da Kırşehirli’dirler. Nitekim Türk dilini ilk güçlü savunan bilgin Ahmet, Kırşehri’de Anadolu’da Türk birlik ülküsünü şiirleştiren (sonra torunu ile ilk gerçekçi Osmanlı tarihini veren) Âşık Beşe de, bütün şehir üretmenlerinin kansız fütuhatına kucak açmalarını sağlayan Ahi Evran da hep Kırşehirli’dirler. Kırşehir gelişigüzel bir kasaba değildir. Anadolu’da Bizans’a karşı ilk serhat boyu olan Kızılırmak’ın Koçbaşı gibi batıya çıkıntılı yerinde ‘Kızılelma’ ülküsüne en önde yaklaşan bir kenttir. İlhanlı ve Selçuklu çöküşünden sonraki Türk dağınıklığına karşı ilk Türk’ün birlik çığlığını yükselten, birleştirici köy ve şehir örgütleşmelerini geliştiren bir ocak Kırşehir’dir. O tarihçil devrimler çağında sık sık buluşan ermiş üçler Kırşehir’de toplaşırlardı. Şehir üretmenlerinin örgütünün başı Ahi Evren ile Türk İlb’lerinin ‘ozan’ı Âşık Beşe, o zaman debbak ahilerinin çalıştıkları Kırşehir ırmağı boyunca buluşurlar, köy üretmenleri örgütünün başı Hacı Bektaş’ı beklerler, orada ‘yârenlik’ ederlerdi. Kırşehirli Şeyh Edebâli’nin Osman’a kızını verişi gibi, o kızın karnından çıkacak çınar ağacının bütün dünyayı kaplaması rüyası da, yorumu da Kızılırmak Serhadinden Sakarya Serhaddine gelişin mitolojisidir. Bugün gerçek mitolijiler gibi, o Osmanlı ‘rüyası’ da, yalnız tarih sezilerinden kaynak almıştır. Yoksa, o anacık babacık günlerinde kimin aklından eserdi Bursa’dan kalkıp da Kırşehir’in en ücra Suluca Karahöyük’ü önündeki Hacı Bekteş’in soluğundan yeniçeri ruhunu çıkartmak? Bütün Osmanlı orduları bu mitolojik gerçekliklerin hamuruyla yoğrulacaktır.”
MEŞHUR BİR RÜYA
Kırşehirli Şeyh Edebâli’nin Osman’a kızını verişini de konu eden, Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu Osman Bey’e ilişkin olarak devletin kuruluşuyla bağlantılı anlatılan meşhur bir "rüya" vardır. Bu rüyada, "Osman Bey’in Şeyh Edebâli’yi gördüğü, bu şeyhin koynundan bir ayın doğduğu sonra bu ayın, kendi koynuna girdiği ve göbeğinden çıkan ağacın bütün dünyayı kapladığı" şeklindeki bir anlatıdır. Hemen tüm Osmanlı tarihi yazarlarınca konu edilegelen bu aynı rüya Oruç Bey Tarihi'nde "Osman Gazi’ye değil babası Ertuğrul Gazi’ye ithaf edilirken şeyhin koynundan doğan bu ay Ertuğrul’un koynuna girdikten sonra, göbeğinden çıkan ağacın gölgesinden dağlara çıkar." Bu rüya’nın rivayet olarak Osman Gazi’nin ölümünden bir asır sonra on beşinci yüzyılda ortaya atılması imparatorluğa köktenci bir mit sağlayarak hanedanlığın sonraki başarılarına efsanevi bir gerekçe oluşturmak amacıyla yaratıldığından şüphe duyulmaz.
Bu anlatı, rivayette olsa (ki öyledir), gerek döneminin siyasî ve sosyal olayları yönüyle gerekse Ahi Şeyh Edebâli dâhil adı geçen dervişlerin ve Ahilerin, kuruluş sürecinin aktörleri olmasının görülmüş olması yönüyle önemlidir.
İlk Osmanlı tarihi yazarı, Baba İlyas’ın çeşitli kuşaklardan torunu Derviş Ahmet Aşıki (Aşıkpaşazade); Anadolu Türkçesi ile yazdığı, Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan II. Bayezid'in ilk saltanat yıllarına kadar olan siyasî ve sosyal olayları anlattığı. Ünlü “Tevarihi Al-i Osman Aşıkpaşazade Tarihi ”eserinde bu rüyayı şöyle anlatılır:
“Osman Gazi dua etti ve bir müddet ağladı. Uykusu gelince yatıp, uyudu. Kendi aralarında kerameti açıkça görülen değerli bir şeyh vardı. Tüm halkın güvendiği bir kimseydi. Ancak dervişliği gönlündeydi Dünyalığı, nimeti, davarı çoktu. İlim sahibi ve aydınlık saçan bir kimseydi. Misafirhanesi hiç boş kalmazdı. Osman Gazide bu dervişe zaman zaman konuk olurdu. Osman Gazi rüyasında, bu azizin kuşağından bir ayın doğduğunu gelip kendi koynuna girdiğini gördü. Ay koynuna girince göbeğinden bir ağaç bitti, ağacın gölgesi tüm dünyayı kapladı, gölgesinin altında dağlar oluştu, bu dağların dibinden sular çıktı. Bu sulardan kimi içti, kimi bahçeler suladı, kimi çeşmeler akıttı. Osman Gazi uykudan uyanınca gelip, rüyasını şeyhe anlattı. Şeyh, ‘Oğul Osman, padişahlık sana ve senin nesline mübarek olsun. Kızım Malhûn Hatun senin helalin oldu’ deyip hemen nikâh kıyıverdi. Şeyh Edebâli Osman Gazi’nin düşünü tabir edip, padişah olacağını müjdelediğinde şeyhin yanında bir müridi vardı. Kumral Dede derlerdi. O derviş, ‘Ey Osman! Sana padişahlık verildi bize de şükrane gerek?’ dedi. Osman Gazi, ‘Ne zaman padişah olursam sana bir şehir veririm’ dedi. (Derviş, ‘Şehirden vazgeçtik bize su Köyceğiz yeter’ dedi. Osman Gazi de kabul etti.) O halde bize yazılı bir belge ver’ dedi. Osman Gazi, ‘Ben yazı yazmak bilir miyim ki benden yazılı belge istiyorsun! ’dedi ve ekledi, Ama atamdan bir kılıç kalmıştır nişan olarak sende dursun. Allah-u teâlâ bana padişahlık nasip ederse, benim neslimden gelecek olanlara nisan olarak bu kılıcı gösterirsin köyünü senden almazlar’ dedi. Şimdi dahi o kılıç Kumral Dede neslindedir. Osmanlı hanedanından padişah olan herkes o kılıcı ziyaret eder. Osman Gazi bu ta’biri duyunca himmet kılıcını sağlamca gönlüne bağladı. Bir gece sürdü, İnegöl’e vardı. Yanında Kulaca derler bir hisar vardı. Onu yağmalayıp ateşe verdi gece kâfirleri kırdı. Bu olay H.684/M.1285-86 yılında gerçekleşti. Osman Gazi’nin ilk fethi bu oldu.” (Derviş Ahmed Aşıki, Tevârîh-i Âl-i Osman (Âşıkpaşazâde), s. 42-43.
ŞEYH EDABALİ BABA İLYAS’IN ÖĞRENCİLERİNDEN OLUP AYNI ZAMANDA HALİFESİDİR
Baba İlyas’ın mağlûbiyetinden sonra, isyana iştirâk eden müritleri ve taraftarları, Orta ve Şarki Ānadolu’da şiddetli takibata uğradılar. Tazyik gören Babailerin ekseriyeti uçlara sığınmışlardı..432
Menakıbnameye göre Şeyh Edabali Baba İlyas’ın öğrencilerinden olup aynı zamanda halifesidir. Babai ayaklanmasından sonra takibe uğrayan ve göç ederek uca sığınan çok sayıda Babai dervişi gibi oda batıya gelenlerdendir. Genellikle göç sırasında Sultanönü ucuna gelenlerden medrese eğitimi almış olanlar Mahruse-i Sultanyükü/ Eskişehir’de kalmış, dede ve babalar kendilerine mensup Türkmenlerle Eskişehir-Kütahya arasında yer alan Türkmen Dağı’nın kuytu köşelerdeki köylere yerleşmişlerdir ki, Şeyh Edebâli’nin Babai çevresine dâhil olması kuvvetle muhtemeldir. Kırşehir Emiri Caca’nın hareketi sırasında uçlara ve batıya kaçanlardan birinin de Şeyh Edebâli olduğuna yönelik kimi yazarların dillendirdiği iddiaların tetkik edilmesi kanımızca son derece önem taşır.
Yeniçeri ocağının Hacı Bektaş’ın ölümünden sonra kurulduğu düşünüldüğünde, Osmanlılar’la Bektaşiler’in ilişkilerinin Hacı Bektaş tekkesi düzeyinde sürdürüldüğü görülür. Aşıkpaşazade’ye göre de “Hacı Bektaş Osmanlı hanedanlarından hiç kimse ile konuşmamıştır. Fuat Köprülüye göre de :“Osmanlı Hükümdarı ile Hacı Bektaş münasebeti meselesinin sonradan uydurulduğu muhakkaktır.”
. Son zamanda bu tartışmalara M Fatih Köksal’ın “Hacı Bektaş’ın ölüm tarihi veya dönemine dair, tespit edilebilen en eski kaynaklardan konu üzerine kayda değer çalışmalar yapan günümüz araştırmacılarının değerlendirme ve öngörülerine kadar, ulaşabildiğimiz bütün bilgi, belge ve bulguların bir envanterini çıkararak” katıldığı görülüyor.
"OSMAN BEY, DEVLETİNİ, HACI BEKTAŞ, AHİ EVRAN VE ŞEYH EDEBÂLİ’NİN 'HİMMET'LERİYLE KURMUŞTUR."
Prof. Dr. Mehmet Fatih Köksal “Üsküdarlı Hâşim Baba” olarak tanınan Celvetî ve Bektaşî şeyhi Mustafa Hâşim Efendi’nin (1717-1782) “Ankâ-yı Maşrık” adlı eserinde, Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna dair başka kaynaklarda yer almayan ilginç bilgileri ihtiva ettiğini söyleyerek bu eser bağlamında ciddi değerlendirmelerde bulunarak; “Bu eserde Hâşim Baba’ya göre Osman Bey, devletini gücüyle veya başka etkenlerle değil, Hacı Bektaş, Ahi Evran ve Şeyh Edebâli’nin “himmet”leriyle kurmuştur. Bu açıdan bakılınca Ankâ-yı Maşrık’ı Bektaşîlerin devletin tesisindeki rolünün bir nevi kutsandığı bir metin olarak tanımlamak da mümkündür.” der.
Mehmet Fatih Köksal burada da “Osman Gazi’ye kızını veren Şeyh Edebâli’nin Osman Gazi’yle görüşmesine dair hemen bütün kaynaklarda ittifak olduğunu. Hacı Bektaş’la Ahi Evran arasında yakın bağlar nedeniyle defalarca bir araya geldikleri hususunun, başta Vilayetnâme olmak üzere pek çok kaynakta dile getirildiğini hatırlatarak, çok önemsediği “Hacı Bektaş-ı Velî ve Ahi Evran-ı Velî’nin yaşadıkları dönem itibarıyla Osman Gazi’yle görüşmelerinin mümkün olup olamayacağı hususu” nu sorgular.
AHİ EVRAN VE ŞEYH EDEBÂLİ’NİN "TANIŞ OLMANIN ÖTESİNDE DOSTTURLAR.
"Kronolojik olarak Böyle bir buluşmanın mümkün olduğunu" da belirten Köksal, Hacı Bektaş, Ahi Evran ve Şeyh Edebâli’nin "tanış olmanın ötesinde dost olduklarını" belgeleyen XVI. yüzyılda kaleme alındığı söylenen ve bilinen tek nüshasının Baki Yaşa Altınok’un elinde bulunan “Menâkıb-ı Ahi Evran” adlı 93 beyitlik kısa Mesnevi’yi gösterir.“Menâkıb-ı Ahi Evran” adlı eserde "Ahi Evran’ın yakın dostları olarak Baba İshak (Kefersudî), Hacı Bektaş ve Şeyh Edebâli’nin" adları anılarak, Ahi Evran’ın Hacı Bektaş ve Şeyh Edebâli ile “karındaş ve yâr” denilecek derecede yakınlıklarının konu edildiğine dikkat çeken Mehmet Fatih Köksal’da bu eserden şu önemli beyitleri aktarır:[35]
Bir hemdemi var key Kefersudî
Firâr idüp âlemi cenge kodı
Şol karındaşın Öyük’de kodı
Hacı Bekdeş idi kim erin adı
Hem Ede Balu İnacü’l-Gülşehri Ol hüma olmuşdı Evran’ın yâri