Toplumumuz çok asabi ve çekilmez bir halde. Eğitimcilerimiz, siyasilerimiz hakeza.

Okuduğumuz kitaplar, dinlediğimiz sohbetler bizi olumlu anlamda etkilemiyor. Eski yıllara nazaran çok fazla kitap okunuyor, sohbetler dinleniyor ama değişen bir şey yok. Ahlaken ve ruhen çöküntü içindeyiz.

Televizyon ekranlarında çoluk çocukla oturup artık rahat bir şekilde haberleri izleyemiyoruz. O, onun kızını otele kaçırmış; o, onun karısını metresi yapmış; o, onun hanımıyla sevgili olmuş vesaire… Bunları yapanların çoğu yüksek makamlara gelmiş, ellerine imkân geçmiş, suyun başına oturmuş kişiler. Makamları yüksek ama kendileri alçak ve sefih!

Neden bu hallerdeyiz? Herkesten külliyatlık nutuklar dinleyebiliriz. Akıl vermek noktasında üstümüze yoktur çünkü. Akıl vermeyi, fikir yürütmeyi severiz. Ama hakikat nedir, gerçek nedir yüzleşmekten korkarız. Hakikat söylediklerimizde mi saklı, söylemek isteyip de söyleyemediklerimizde mi?
Anasını öldürenler, babasını doğrayanlar, kendilerini yüksek balkonlardan atıp hayatına son verenler, kafasına kurşun sıkanlar, toplumu, aileyi derin yasa boğanlar… Tama bir cinnet hali yaşıyoruz. Bu işin seküleri, mütedeyyini fark etmiyor. Hepimiz aynı gemideyiz, hepimiz aynı dertlerle muzdaripiz.

İntihar eden bir delikanlının taziyesine katılmıştım. Orada intihar konusunda gençlere veryansın eden orta yaşın üstünde bir beyefendi dikkatimi çekmişti. ”Niye canınıza kıyıyorsunuz, arkanızda gözyaşı döken anne-babanıza hiç mi acımıyorsunuz, Allah’ın verdiği canı alma cesaretini nereden buluyorsunuz?“ vesaire söylenip duruyordu. Çok geçmeden bu beyefendi’ de canına kıyıp intihar etti.

Toplum cinnet geçiriyor. Anneler, babalar, kızlar, oğlanlar, eğitimciler, siyasetçiler, bürokratlar, din adamları! Kimseyi ayırmıyorum hepsi namlunun ucunda, hepsi uçurumun kenarında… Şairin dediği gibi: "Uçurumun kenarındayım Hızır!”

Hangimiz uçurumun kenarında olmadığımızı iddia edebiliriz? Mübalağa olsun diye söylemiyorum. Yaşadıklarımız ortada. Yaşayarak öğreniyoruz birçok şeyi! Yaşadıklarımızın öğrencisiyiz biz!
Bunun çok sebepleri vardır. En sonunda söyleyeceğimi en başta söyleyeyim de merakta bırakmayayım kimseyi. Varlık içindeyiz. Yediğimize, içtiğimize dikkat etmiyoruz. Boğazımızdan girene yabancıyız. Hassasiyetimizi, duyarlılığımızı yitirmişiz. Kazandığımız paraları nereye harcadığımızın muhasebesi içinde değiliz. Muhasebemiz zayıf. Oysaki referansımız İslam ve biz Müslüman’ız, burası İslam memleketi.

Ortaokul yıllarımda Raif Cilasun’un HARAM LOKMA adında bir romanını okumuştum. Yediğine içtiğine çok dikkat eden Yusuf adında bir zatın hikâyesini anlatıyordu. Yusuf Vera ehli bir zattı. Çok sevmiştim Yusuf’u. Onun için oğlumun adını Yusuf koydum. Yusuf, emin olmadığı hiç bir şeyi ne yerdi, ne evine sokardı. Babam ilk elli sayfasını okumuştu da çok şaşırmıştı. “Böyle Müslüman var mı bu devirde” demişti. Haklıydı.

İslam tarihinde böyle Müslümanlar vardı, çoktu. Bugün de, yarın da olacaklar. Peki, biz ne haldeyiz? Sağa sola değil kendimize bakmalıyız. Böyle yaşamadığımız için yakamızı sıkıntılardan kurtaramıyoruz. Çoluk çocuğumuzdan emin olamıyoruz, mutlu olamıyoruz bir türlü ve toplum olarak çok mutsuzuz.

En büyük örneğimiz Hz. Peygamber ve onun güzide sahabesi. Şöyle buyuruyor Cenab-ı Peygamberimiz: “Helal bellidir, haram bellidir mümin şüpheli şeylerden kaçan kişidir.” Vera ehlidir. Vera, şüpheli şeylerden kaçmak demektir.

Hz. Ömer “Biz bir mekruhu işlememek için kırk mubahı terk ederdik” der İhya-u Ulumi'd-Din’de.
Müslüman, Hz. Ömer gibidir. Bu karaktere sahip müminler toplumu değiştirip dönüştürebilir. Bütün sıkıntılarımızın temelinde bu rol model bir mümin olmayı beceremeyişimiz yatmaktadır.

“Bir kursaktan haram lokma geçince o kişinin kırk gün duası kabul olmaz, ibadet ve taatlerinde tat almaz.“buyrulur.

Bu hadisi Şerifi hangimiz duymamışız? Duymayanımız yok belki ama hangimiz gereğini yapıyoruz? Sıkıntımız bu. Buzdolaplarımızı dolduruyoruz, hiçbir kampanyadan geri durmuyoruz. Yeter ki ucuz ya da bedava olsun diyoruz. Müslüman ucuzcu ve bedavacı değildir. Kaliteli ve nitelikli kişidir. Yediğine, içtiğine dikkat eder. Her yerde yemek yemez, çay içmez. Tabiîn’in büyüklerinden Hasan Basri bizi görseydi ne derdi bilmem ama kendi dönemindeki Müslümanlar için şu değerlendirmeyi yapar: “Siz sahabeleri görseydiniz onlara deli derdiniz, onlar sizi görselerdi bunlar Müslüman değiller derlerdi.”

Sahabe, Tabiin ve Tebe-i tabiin dönemleri örnek insanlarla doludur. Tarihe adlarını altın harflerle yazdırmış nice zahidler ve abidler var ki gökteki yıldızlar kadar parlaktır hayatları. Bıkmadan, usanmadan onların hayatını okumalıyız, okutmalıyız.

Hayatını helal rızık yoluna adamış olan ilk dönem sufilerinden İbrahim Edhem,yiyeceğine-içeceğine çok dikkat eder. Onun hayatının anahtar kelimesi sorulsa helal lokma- helal rızık olur. Şöyle buyurur:
“Gece namazı kılma, gündüz nafile orucu tutma zararı yok ama yediğin lokma helal olsun.”
Bir defasında hac da karşılaştığı Şakik Belhî’ye: “Bu yolda yücelik sadece hac ve cihatla şöhret olup yükselmek değildir. Bizim nezdimizde makbul olan karnına-midene neyin girdiğinin farkında olmandır” buyurur.

Bu hassasiyet sadece İbrahim Edhem ile sınırlı değildir. Hicri ikinci ve üçüncü asırda yaşayan bütün sufiler de aynı hâli gözlemlemek mümkündür. İbrahim Edhem gibi ince eleyip sık dokuyan dostu ve çağdaşı Fudayl b. İyad, tavuğu komşusunun buğdayını yediği için onun yumurtasını da, etini de kendisi için haram sayar. Rabiatü’l-Adeviye, Hasan Basri, Süfyan-ı Sevri, Davud Tai, İmam-ı Azam hakeza.

İbrahim Edhem’in zahiri ilim cihetiyle kendisinden çokça istifade ettiği fıkıh ilminin yıldızlarından imam-ı Azam Ebu Hanife, komşusunun koyunları çalınınca kursağından haram lokma geçer korkusuyla uzun yıllar koyun eti yemez. İbrahim Edhem’de, İmam -ı Azam gibi bazı hurma bahçelerinin yönetimi zorba ve zalim askerlerin elindedir diye kırk yıl Mekke Pazarı’ndan hurma alıp yemez.

Yeniden bir doğuşa kendimizi hazırlamak istiyorsak yediğimize-içtiğimize; yedirdiklerimize-içirdiklerimize dikkat etmeliyiz. Haram lokmalarla beslenen bir gençlikte ne keramet çıkar? Haram lokmaya el uzatmayı ateşe el uzatmak gibi görmeliyiz. Gençlerimiz bu ruhla, bu ahlakla, bu eğitimle büyümelidir. Bu da bizim duyarlılığımızla mümkündür. Herkesin bildiği meşhur misali bir kez daha yâd etmeliyiz. İmamı Azama Ebu Hanife, bir gence bal yeme demeden önce kırk gün bal yemez ve ondan sonra huzuruna getirilen gence “bal yeme” der. O da tamam artık yemem der ve gerçekten yemez. Allah “boşuna neden yapmadıklarınızı söylüyorsunuz?” buyurmaz. Sır ve hikmet buradadır. Hâl ehli olmalıyız, kâl ehli değil. Mesele o zaman çözülür. Toplum o zaman düzelir. Şehirler o zaman fethedilir. Geleceğimizi teminat altına almanın yolu helal lokmaya sığınmaktan geçer. Kurtuluş adresi helal komadır.

Bunu başarmak kolay gibi görünse de zordur ve kulluğun en zor ama aynı zamanda da en makbul noktasıdır. Burayı başarırsak her işin üstesinden gelebiliriz. Başarmamak için hiçbir mazeretimiz yoktur çünkü potansiyelimiz var.

Mahir adlı bir öğrenci Edebiyat Hocası Mevlevi Tahir Olgun’dan zayıf not alır. Arkadaşları takılınca sitemkâr bir şekilde: “Vermezse Tahir, ne yapsın Mahir!” der. Tahir Hoca bunu duyunca kulaklara küpe şu cevabı verir: “Çalışsa Mahir, esirger mi hiç Tahir?”