Miras kavgaları artık aile içi bir mesele değil; toplumsal bir yara.

Bir avuç mal uğruna kardeşlerin, evlatların birbirine silah doğrulttuğu bu karanlık tabloyu görmezden gelmek, suça ortak olmaktır.
Kimse mirasını mezara götürmüyor.
Ama bu ülkede miras yüzünden mezara girenlerin sayısı her geçen gün artıyor.
Artık bu haberler kimseyi şaşırtmıyor.
Televizyonda alt yazı geçiyor, spiker birkaç cümleyle olayı özetliyor, ardından reklam giriyor.
“Kardeş kardeşi öldürdü.”
“Evlat, babasını miras yüzünden vurdu.”
“Anne cenazesinde silahlar konuştu.”
Bir insanın hayatı birkaç dakikalık haber süresine sığıyor, sonra unutuluyor.
Oysa geride kalan yıkım, bir ömür sürüyor.
Uğruna kan dökülen şeylere bakıyoruz:
Bir parça arsa, birkaç daire, biraz para.
Ne mezara giriyor ne de o toprağın altında bir işe yarıyor.
Ama o mallar için kardeşlik gömülüyor, aileler dağılıyor, vicdanlar susuyor.
Asıl utanç verici olan şu:
Bu kavgalar, anne baba hayattayken başlıyor.
Saygı bitiyor, sabır tükeniyor, gözler mirasa kilitleniyor.
Anne hâlâ evin içinde ama çocuklar çoktan paylaşım hesabına geçmiş oluyor.
Baba sofrada oturuyor ama evlatların zihni tapu dairesinde.
Sonra ölüm geliyor.
Ve cenazeler, helallik alınan yerler olmaktan çıkıp hesaplaşma alanına dönüşüyor.
Tabut ortada duruyor, gözler arsada.
Dualar yarım, hırslar eksiksiz.
Yakın zamanda izlediğimiz bir haber, bu çöküşün en çıplak hâliydi:
Anne cenazesinde kardeş, kardeşini öldürüyor.
Bir insan, annesinin toprağa verildiği gün nasıl tetiğe basabilir?
Aynı rahimde büyüdüğünü, aynı sofrada ekmek paylaştığını nasıl bu kadar kolay inkâr edebilir?
Bu artık bireysel bir öfke meselesi değildir.
Bu, açık bir ahlak çöküşüdür.
Bu, vicdanın sustuğu, insanlığın geri çekildiği bir noktadır.
Eskiden kavga vardı, şimdi silah var.
Eskiden utanma vardı, şimdi gerekçe var.
Her cinayetin arkasına aynı ifade ekleniyor:
“Miras davası.”
Oysa bu bir dava değildir.
Bu bir bahanedir.
Bu, açgözlülüğün ve vicdansızlığın cinayetle sonuçlanmış hâlidir.
Köyde de yaşanıyor, şehirde de.
Apartmanda da iş yerinde de.
Eğitimli olan da yapıyor, olmayan da.
Demek ki mesele sadece cehalet değil; mesele, değerlerin çöküşüdür.
Ne zaman para, kardeşten daha değerli oldu?
Ne zaman tapu, candan üstün sayıldı?
Ne zaman “hak” aramak, “can” almaya dönüştü?
Bu sorulara cevap verilmedikçe her miras kavgası yeni bir mezarın habercisi olacak.
Ve biz sustukça, izledikçe, “bizi ilgilendirmez” dedikçe bu çürüme büyüyecek.
Bir gerçek var ki kaçamayız:
Paylaşılamayan mal, paylaşılan mezarlara dönüşür.
Ve o mezarların toprağı sadece bir ailenin değil, bu toplumun vicdanına bulaşır.
Miras kalır.
Ama kan lekesi de kalır.
Utanç kalır.
Ve en çok da geri dönüşü olmayan pişmanlık kalır.