Abdullah Efendinin Rüyaları, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın ilk hikâye kitabıdır.
İlk olarak 1943 yılında Ahmet Halit Kitabevi tarafından İstanbul'da yayımlanmıştır. "Abdullah Efendinin Rüyaları" aynı zamanda kitabın ilk öyküsünün de adıdır. Bu hikâyede, madde-ruh, gerçek-hayal ikileminde yaşayan bir adamın sürrealist öğelerle bezenmiş rüyası sembollerle yüklü bir dille anlatılmaktadır. Kitabın diğer öyküleri şunlardır: "Geçmiş Zaman Elbiseleri", "Bir Yol", "Erzurumlu Tahsin", "Evin Sahibi".
Romanları arasındaki okuma maceramız devam ederken Tanpınar’ın hikayelerine de bir bakmak istedim. Yazarı okumak yoğun bir dikkat ve sembolist bir algılama yapmayı gerektiriyor. Romanları kadar kıymetli hikayeleri olacağını zaten beklerken bu novella ile çok kayda değer bir okuma edimi gerçekleştirdim. Yorucu bir okumaydı bu fakat; hem okumak hem düşünmek, okumaya ara verip düşünmek, okuma edimini tamamladıktan sonra değerlendirme yapmak zorlayıcı oldu. E bu tarz okumak da ayrı bir kavrayış ve ayrı bir haz veriyor insana. Yalnızca bu açıdan bakınca bile “Tanpınar öykülerini okuma deneyimi yaşamak” gerekli diye düşünüyorum.
Sevgül Türkmenoğlu’na göre; Hikâye, bir rüya kurgusu üzerinden ilerler. Hikâyenin kahramanı Abdullah Efendi’nin huzursuzluğu ve arayışları hikâyenin temelini oluşturur. Hikâyede gerçekle hayalin iç içe geçtiği görülür. Abdullah Efendi’nin kimlik arayışı öne çıkarılır. Abdullah Efendi kendinden memnun değildir. İçinde iki kişilik taşımaktadır. Bu iki kişilik sürekli mücadele içindedir. Abdullah Efendi’nin kendi içinde yaşadığı bu ikilik çatışması onu yorar. Bu ikilik durumu, hikâye boyunca da Abdullah Efendi’yi bir arayışa sürükler. Bu arayışın neticesi sürekli olumsuzdur. Abdullah Efendi’nin bilinçaltıyla hesaplaması da bu arayış sırasında gerçekleşir. Bu arayış sırasında Abdullah Efendi’nin korku ve dehşete kapıldığı dikkat çeker. Huzursuzluktan sonra en fazla öne çıkan, korku hissidir. Hikâye boyunca da bu korku hissi Abdullah Efendi’nin peşini bırakmaz.
Hikâye yalnız, insanlarla bir arada olmaktan çekinen, özgüvensiz ve obsesif bir karakter olan Abdullah Efendi’nin iç dünyası ile yüzleşmesinin hikâyesidir. Arkadaşları ile eğlenmeye gittiği bir meyhanede başlayan hikâye, yarı gerçek yarı olağanüstü olaylarla örülü bir kurgu ile devam eder. Meyhaneden sonra arkadaşları Abdullah Efendi’yi yanlarına alıp bir randevuevine gitmek isterler. Abdullah Efendi kabul eder ve arkadaşlarıyla meyhaneden çıkar. Kapıdan çıkarken Abdullah Efendi, dönüp daha önce oturdukları masaya baktığında bedeninin sandalyede uyuyakaldığını görür. Dönüşte meyhaneye uğrayıp kendini almayı düşünür. İlk gittikleri randevuevinde Abdullah Efendi yine birtakım tuhaf manzaralarla karşılaşır. Bunlar da rüya ile gerçeklik arasında yaşanan durumlardır. Odada birlikte olacağı kadını beklerken duvarda zembile asılı yaklaşık iki yüz yaşlarında bir ihtiyar görür. Oradan ürpererek ayrılır. Gittiği ikinci randevuevinde ise göğüslerinden birinin takma olduğunu öğrendiği bir kadınla karşılaşır. Bu da Abdullah Efendi’yi dehşete düşürür. Hikâyenin bu kısmından itibaren Abdullah Efendi’nin yaşadığı tuhaflıklara bir de bütün gırtlağını yakan bir susuzluk duygusu eklenir. Bu susuzluk hissi ve su arayışı hikâyenin sonuna kadar Abdullah Efendi’ye eşlik eden bir eziyet olarak sürer. Sokaklarda yürümeye başlayan Abdullah Efendi, hikâyenin başında girdiği meyhanenin önüne geldiğinde dehşete kapılır. Orada bıraktığı bedeni yarı yanmış vaziyettedir. İtfaiyeciler onun bedenini ambulansa koyup götürürler. Bedeninin öldüğünü neden sonra kabullenir. Daha sonra bir merdivene oturup kendi cenaze töreni için bir konuşma hazırlar. Sokakta yürümeye devam eder. Ürkütücü bir görüntüye sahip kediler, köpekler ve insan bakışlı kuşlarla karşılaşır. Bunların hepsi bir arada ve karmakarışıktır. Bu durum onu yine korkuya sevk eder. Yolda ilerlerken evlerden birinin üst katından çıplak ve kanlı bir kadın vücudunun sokağa atıldığını görür. Bir papaz, cesedi parçalar. Bir cadı bir çocuğun kalbini yerinden çıkarır. Abdullah Efendi daha sonra bir kalabalığa rastlar. Bu kalabalığın içinde kendi cesedini yanında daha önce gittiği randevuevinde göğsü olmayan kadınla birlikte görür. Daha sonra gözüne kestirdiği bir eve girer. Burada bir süre kaldıktan sonra susuzluğunu hatırlar. Su arayışı içindeyken bir masanın üzerinde içi su dolu bir sürahi görür. Bu suyu içmek için bir bardak ararken yedi sekiz yaşlarında bir çocuk o suyu içmemesini, suyun kendisine ait olduğunu söyler. Abdullah Efendi suyu içmekten vazgeçer. Fakat çocuk Abdullah Efendi’nin peşini bırakmaz. Sürekli suyu içmemesi gerektiğini tekrarlar. Çocuğun bu tutumu karşısında korkuya kapılan Abdullah Efendi billur sürahiyi camdan dışarı fırlatır. Pencereden baktığında sürahiyi göremez. Vakit sabaha karşıdır ve bir adam köşeyi dönmektedir. Abdullah Efendi, bu adamın kendisi olduğunu düşünür.
Türkmenoğlu’na göre; Hikâye, Abdullah Efendi’nin arkadaşlarıyla içki içip eğlenmek için gittiği bir meyhanede başlar. Mekânın meyhane olarak seçilmesi ve alkol alınması hikâyenin ilerleyen kısımları için önemli bir vurgudur. Abdullah Efendi’nin hikâyesinin birçok kısmı rüya ve şuur altıyla ilerleyeceği için, alkolle zihnin bulandırılıp gerçek dünyadan biraz uzaklaştırılması amaçlanır. Hikâyenin bütün sathına yayılmış olan muğlaklık Abdullah Efendi’nin bilincinin bulanık oluşuyla tamamlanır. Hikâye bulanıktır, çünkü hikâyenin isminde rüya kelimesi geçse de aslında tam olarak bir rüyadan söz etmek mümkün değildir. Bilinç akışı kullanılarak korku, vehim, cinsellik ve giderilememiş arzular, Abdullah Efendi’nin geçmişte yaşadığı tuhaflıklar ve alt benlik-üst benlik çatışması hikâye metnini oluşturur. Abdullah Efendi, meyhanede kalabalık içindeyken bile aslında bilinçaltının en derinlerinde olmaktan kurtulamaz: “Arkadaşları seslendikleri zaman Abdullah Efendi kendisini bir kuyunun dibinde buldu; o kadar kâinatla alakasını kesmiş, kendi kendisi yahut sadece iradesi olmuştu.”
Birkaç alıntı daha yapalım;
“Erkek bu acayip istihaleye alışmış olacaktı ki, hiç telaş göstermeden elini geriye çekti ve tekrar uzak bir mırıltıyı andıran sesiyle konuşmaya başladı. Ve o konuştukça sandalyede yığılmış kalmış olan manto, elbiseler, çamaşıryığını yavaş yavaş sanki içlerine kuvvetli ve muntazam bir şekilde hava verilmiş gibi şişerek şekillerini aldılar. Yüzünün yerinde görülen acayip ve kirli muşambada yavaş yavaş bütün bir hayatiyet ve çizgiler meydana çıktı ve bir iki dakika içinde genç kadın yine aynı güzel, zarif ve taze manzarasını aldı, aynı taze tebessümle gülmeye başladı.”
“(...) Gördüğü şey haddizatında belki çok basitti, fakat bu sarhoşluk gecesinde birdenbire ona korkunç ve imkânsız göründü. Filhakika o mütevazı, hatta biraz utangaç terbiyesi ve heyecanı ile âşığını sessizce dinleyen iki ayak göreceğini ümit etmişti; hâlbuki onların yerinde dizlerine kadar açılmış gösterişli manzarasıyla, bütün bir sabırsızlık ve isyan içinde çalkanan iki kadın bacağı vardı. (...) Abdullah, ufak bir dikkatle bu konuşmanın istikametini buldu. Salonun ortasında çok muntazam fasılalarla önündeki makarna tabağına kesilmiş gibi düşüp sonra birden kalkan sefarethane kavası kılıklı adamın dik bıyıkları şimdi başka bir mânâ ve dikkat kazanmışlar, bu bacaklarla konuşmakta idiler.”
“Hakikatte Abdullah Efendi, ömürlerinin sonuna kadar kendileri olmaktan kurtulamayan, nefislerini bir an bile unutamayan, etrafındaki havaya kendilerini en fazla bıraktıkları zamanda bile, içlerinde, tıpkı alt katta geçen bütün şeyleri merakla takip eden bir üst kat kiracısı gibi köşesinde gizli, mütecessis, gayri memnun ve zalim ikinci bir şahsın mevcudiyetini, onun zehirli tebessümünü, inkâr ve istihfaftan hoşlanan gururunu ve her an için ruhu insafsız bir muhasebeye davet edişini duyan insanlardan biriydi. Ah bu ikinci Abdullah Efendi, bu üst kat sâkini... Hayır, o kiracı değil, evin asıl sahibi, efendisi, hükümranıydı. Zavallı Abdullah Efendi bu sessiz seyircinin bakışları altında hayatının her lezzetinin birdenbire zehir kesildiğini bütün ömrünce görecekti.”
“(...) Abdullah Efendi büyük bir mistikti. Allahsız bir mistik. Aşk bu mistikliğin gayesi olmuştu. Fakat Abdullah, aşkı o kadar idealleştirmişti ki realitedeki manzarasına artık tahammül edemiyordu. O, istikrah yılanının topuğundan ölesiye ısırdığı adamdı. İşte bu hayatın ikinci faciası...”
“(...)Unutmak lazımdı; bir kiri üzerinden atar gibi unutmak... Birdenbire«bir kadın olsa» diye düşündü. Şüphesiz ki bir kadın, güzel bir kadın bütün bunları, hasta kafasının bu manasız vehimlerini kendi çıplak ve anlayışlı, basit fakat tabiat kadar düzgün hakikatiyle unutturabilirdi. Ve Abdullah Efendi birdenbire arzunun tenine sıcak bir demir gibi yapıştığını, damarlarında ağır kokulu bir mevsim gibi dolaştığını hissetti; kolları acayip bir iştahla gerindi, kendini yalnız, yapayalnız buldu.”
“Bir köşe başında durdu. Susamıştı. Bütün gırtlağı yanıyordu. Fakat buna ehemmiyet vermedi. Bu saatte kimden su isteyebilirdi? Bütün evler uykuya kapanmıştı.”
“Çok yorgundu ve deminden beri duymadığı bir susuzluk içinde kavruluyordu. «Bir bardak su bulabilsem...» diye düşündü.”
“(...) Şimdi biraz su bulabilsem. Bana bir parça su verecek birini görsem...”
“Birdenbire kulağına açık kalmış bir musluk sesi, bir su şırıltısı geldi. İlerledi, bir kapıyı açtı; bir başka odaya girdi. Hiçbir yere bakmadan ortadaki masanın üstünde kenarları buğulanmış sürahiye doğru koştu. Koyu lacivert örtülü masanın üstünde billur sürahi, imkânsız derece koyu kadife bir arşın ortasında bir güneş gibi parlıyordu. Büyük bir sevinçle sürahiyi yakaladı ve boşaltacak bir bardak aramak için etrafına bakındı.”
Dilimizdeki kelimelerle öyle tasvirler yapmış ki yazar, ağzım açık kaldı. Bir yerdeki anlatımı okurken sanki cehennemi bir azabı anlattığını duyumsadım ki birkaç satır sonra cehennem lafı geçiverdi. Nereden, nasıl bir yerden, neredeki algılamadan ve hissiyattan bahsettiğini bir okuyuşta kavrayabildiğime sevindim.
Türkmenoğlu’nun değerlendirmesine göre; Abdullah Efendi’nin Rüyaları hikâyesi, alışılmış hikâye kurgularından farklı kurgusu ile dikkat çeker. Belli bir olayın anlatılmadığı hikâyede rüya, bilinç akışı, mazi, hal gibi kavramlar üzerinden anlatılan bir huzursuzluk söz konusudur. Obsesifliği yüzünden bütün hayatını korku ve vehimlerle geçirmek zorunda kalan Abdullah Efendi’nin sıra dışı hikâyesi onun bilinçaltının gün yüzüne çıkarılmasıyla karmaşık bir hale getirilir. Alt ve üst benliğini derin çatışmasını yaşayan Abdullah Efendi, hayatta tutunamamış bir karakterdir. Hikâyenin geçtiği mekânların meyhane ve randevuevleri olması Abdullah Efendi’nin bu durumunu daha da öne çıkarır. Düzensiz bir hayatın işareti olarak görülebilecek bu mekânlar yalnız olan Abdullah Efendi’nin bu yalnızlığını geçici olarak unuttursalar da ona huzur vermezler. Hikâye boyunca Abdullah Efendi’nin gittiği bu mekânlarda ona eşlik eden duygu, dehşettir. Hikâyenin ilk mekânı olan meyhanede yan masadaki kadın ve erkeğin sadakatsizlik ve ikiyüzlülüğünü temsil eden manzara, ilk gittiği randevuevinde zembilde gördüğü ihtiyar, ikinci gittiği randevuevinde bir göğsü takma olan kadın ve son olarak girdiği boş evde gördüğü yedi sekiz yaşlarındaki çocuk Abdullah Efendi’yi müthiş derecede korkutur. Abdullah Efendi, bütün mekânlardan ürpererek ayrılır. Bu korkulardan kimi görünürde mübalağalı ve gereksizdir. Özellikle en son girdiği boş evde gördüğü küçük çocuktan korkması çok anlaşılabilir değildir. Ancak onun, bütün hayatını vehim ve korku üzerine kurgulamış obsesif bir kişilik olduğu düşünüldüğünde korkularının kaynağının karmaşık ve huzuru bulamamış mizacıyla ilgili olduğu daha iyi anlaşılır.
Bu gayet kıymetli öyküyü, kitaptaki (maalesef örnekler alıntılayamadığım ve değinemediğim) diğer öyküleri hararetle okumanızı öneririm. Benim yoldaki yürüyüşüm; biraz daha bilgili, biraz daha zorlukların hakkından gelmiş, biraz daha güveni olgunlaşmış ve biraz daha Tanpınar’la dostluğu artmış şekilde değişmiş oldu. Böyle bir kazanımdan, değişimden ve deneyimden kendinizi mahrum etmeyiniz efendim.