Hala da öyle olduğuna inanırım. Tek fark biz orada yokuz artık! Ağaçlar bizsiz güne uyanıyor, kuşlar bizsiz kanat çırpıyor, dağlar bizsiz renkten renge dönüşüyor. Yani hayat bıraktığımız gibi devam ediyor… Sadece o döngüde, o renklilikte biz yokuz ve zannediyoruz ki Solhan değişmiş, pasifize uğramış! Hayır, hayır… Solhan gene o eski Solhan, köyümüz Xaçir gene o eski Xaçir! Dedelerimizin mezarları, ayak bastıkları topraklar, üzerlerine oturdukları taşlar, kurnasından su içtikleri çeşmeler, nefes aldıkları yaylalar, meşe dalları, uçsuz bucaksız kırlar, tepeler ve her şeyden öte milyonlar değerinde hatıralar… Hepsi orada, yerli yerinde…
Hele bi gidin, hele bi Gorık tepesinden adımınızı atın bakın nasıl da canlanıyor gözünüzde o bir zamanlar terk edip geldiğiniz Xaçir; o babalarımızın, dedelerimizin ruh güzelliğiyle vücut bulmuş toprak parçası Solhan… Bir ressamın fırçasından çıkmış gibi taze, gümrah ve rengârenk.
Doyasıya içime çektim köyümün kokusunu, canlılığını, pastoral yeşilliğini! Rüzgâr sesi, yaprak hışırtısı, kuş cıvıltısı bir musiki gibi doldu ruhumun kıvrımlarına. Anamı gördüm, bizim Merekin orada tavuklara yem atıyordu. Beni görünce nasıl fırladı, nasıl tırmandı o yokuşu anlatamam! Ah anam ah! Cevval, hamarat, ağzı dualı, yüreği imanlı, elleri nasırlı anam! Bir bilsen ne kadar özledim seni, masmavi gökleri andıran tebessümlerini, içimi ferahlatan dualarını, üzerimize titreyen yüreğini…
Sen bir başkaydın anam. Parmaklarımıza diken batsa gözlerin dolardı, yüreğin acırdı, biz bunu bilirdik de sen bize fark ettirmezdin. Öyleydin işte! Babam hakeza. Onunda senden geri kalır yanı yoktu. Hep mazlumdu, hep mahzundu ama başı dik ve onurluydu. Senin kadar belli etmese de o da bize çok düşkündü hele bana karşı bir başkaydı. Okuyan, medreseye giden, elleri Mushaf tutan tek oğluydum. “Oğlumu, Zülküf’ümü okutacam!” diyordu ve okuttu. Bu onun için bir gurur tablosuydu. Bunları bildiğim için ne onu, ne de seni hiçbir zaman mahcup etmedim. Hep size layık bir evlat olmaya çalıştım. Benden büyük olsun, küçük olsun tüm kardeşlerime sizlerin emaneti gözüyle baktım, onları gördüğümde sizi görmüş gibi sevindim, mutlu oldum.
Ah anam ah! Xaçir bedense siz ruhtunuz. Bugün hala oralara bağlıysam, oralar hala gözümde tütüyorsa bunun tek sebebi sizsiniz, sizin oralarda hala bir mum gibi, bir kandil gibi ışıl ışıl parlayan hatıralarınızdır. Benim ruh dünyam biraz da o hatıralardan mürekkeptir.
Bir çocuk gibiyim hatıralarınızın önünde. Başımı her yastığa koyduğumda siz okşuyorsunuz saçlarımı. Oğlaklar, kuzular, çiğdemler, yaylalar, serin serin sular doluyor muhayyileme. Bir kuş gibi hafifliyorum, bir kuş gibi kanatlanıyorum, bir kuş gibi… Hür ve özgür! Nerde darlansam, zorlansam merdiven oluyorsunuz, ufuk oluyorsunuz, kanat oluyorsunuz! Ah anam ah! Hele o ince, naif ve ipeksi sesin yok mu masmavi ırmaklar gibi akıyor şakaklarımdan tıpkı şiir gibi, türkü gibi, lorke gibi…
Çok şeyler var yazasım aslında ama nerden nasıl başlayacağımı bilemiyorum. Gözlerim doluyor, ruhum karıncalanıyor, yokluğunuz ağır bir yük gibi gelip çöküyor omuzlarıma. Omuzlarımdaki bu ağırlıkla köyü bir baştan bir başa dolaşıyorum. Birçok kişiyle karşılaşıyorum. Hepsinin yüzünde aynı tebessüm! Rabia Teyze, Dilşah Yenge, Zinet Hala, Apres, Hacı Salih, Keko, Ğal Teyip… Hacı Mehmet Said’in merekin önünden elinde kuşağıyla çeşmeye koşan Hacı Selim ile karşılaşıyorum. Artık ne anlama geliyorsa dudağında gene o yüzüme tebessümler konduran kelime: “Bovlate home!” Gülüp geçiyorum Kado’nun evinin yamacından.
Ömer’i görüyorum, sol kulağının üstüne doğru hafifçe kaymış püsküllü takkesiyle bugün yerinde yeller esen dut ağacımızın gölgesinde elindeki sopayla yere bir şeyler çiziktirirken. Yanında damadın yani Gürcü ablamın eşi Mehmet Şirin’de var. Beni fark etmediklerine göre koyu bir sohbete dalmışlar anlaşılan. Damadını görmelisin. Umreden sonra sakallarını uzattıkça uzattı. Eskilerin sakalını andıran bir uzunlukta.. Tek fark hafif kıvırcık olması. Oturmak için bula bula senin dut ağacını bulmuşlar! Hani altına çarşaf serip silkelediğimiz dutumuz vardı ya işte ondan söz ediyorum. Erik ağaçlarımızın hemen yanı başındaydı. Sen “aman dutlar araya gitmesin, yazıktır, günahtır, nimettir” derdin de biz gülücükten bir kartopu gibi sarkardık yere düşen sütbeyazı dutların üstüne. Etli ve dolgun olurdu dutların tıpkı duaların gibi… Ah anne ah! Artık anlıyorum ki en büyük nimet sendin hayatımızda, babamdı, dualarındı, varlığındı, hiç bitmeyen azmin ve şefkatindi.
Üzerine oturduğun taş, eline aldığın çalı çırpı, yaslandığın duvar, seyrettiğin bulut, gördüğün düş hepsi orada, oralarda bir yerde. Hocamız Mela Arif Karakaya’nın oğlu Müştehir ne güzel ifade etmişti: “Oralarda bir yerde yüreğimi bırakıp geldim.” Aynen öyle. Oralarda, o dağların arasında yüreğimizi bırakıp geldik. Solhan bunun için vazgeçilmezdir benim için. Çünkü Solhan sensin, babamdır, atamdır, hatıralardır; oralarda bir yerlerde bırakıp geldiğimiz yüreğimdir, yüreğimizdir, nam-ı meşhur Xaçir’dir!