Onu şehirlerarası bir yolcu otobüsünün arka koltuklarından birinde ağlarken görmüştüm. Çok mahzun bir hali vardı o gün. Vişneçürüğü eşarbının ucuyla şakaklarını siliyordu habire. Hem siliyordu hem ağlıyordu. Onu seyrettikçe ben de gayri ihtiyari ağlamaya başlamıştım. Sanki o damlalar onun değil de benim yüreğime damlıyordu. Garip bir duyguydu yaşadığım. Çok istememe rağmen yanına gidip ağlama sebebini soramadım bir türlü. O anın sızısını hep içimde taşıdım tıpkı kapanmayan bir yara gibi. Yıllarca acıttı durdu yüreğimi. Aşk böyle bir şeydi herhalde.
Uzun bir yolculuktan sonra muavin x şehrinde inecekler hazırlansın dediğinde gözlerim hemencecik ona kaymıştı ve ne yalan söyleyeyim dünyalar benim olmuştu o an, mutluluktan uçuyordum adeta çünkü zeytin gözlüm de benimle birlikte inecekler arasındaydı.
Servisle çarşı merkezine kadar eşlik ettim ona, oradan da minibüs durağına kadar. Sonra da benim gideceğim istikametin tam tersi muhitlere giden bir minibüse atlayarak uzaklaştı oradan. Peşinden gitmeyi çok istememe rağmen yanımdaki ağır bagajımdan dolayı gözüm kesmedi ve içimi yakan platonik aşkımla birlikte evin yolunu tuttum.
Allahım nasıl bir duyguydu bu böyle hiç tanımadığım, bilmediğim birinin arkasından hazan vurmuş gül bahçesi gibi sarsılmak. Gözlerim ıpıslak olduğu halde cebimden çıkardığım anahtarla kapıyı nasıl açtığımı, yorgun bir savaşçı misali kendimi kanepeye nasıl attığımı hiç ama hiç hatırlamıyorum.
O gün bugündür hiç aklımdan çıkaramadım, hiç unutamadım otobüsün arka koltuğunda vişneçürüğü eşarbıyla şakaklarını silen zeytin gözlü meleği. Yüzü, gözü, boyu posu hepsi ama hepsi noktasına virgülüne kadar aklımda.
Ondan sonra onu çok aradım; çarşıda, pazarda, alışveriş merkezlerinde ama hiçbir yerde izine rastlamadım. Sırra kadem basmış gibi kayıplara karıştı. Tek teselli kaynağım onunla aynı şehirde yaşıyor olmamdı. Hakkında başka hiçbir bilgiye sahip değildim. Buna rağmen onu unutmadım, onun hayaliyle dolaşıp durdum yıllarca. Hatta onu hatırlatıyor diye nerde vişneçürüğü bir eşarp gördüysem hep aldım. Bugün vişneçürüğü bir eşarp koleksiyonum varsa onun sayesindedir, onun kalbimde taht kuran platonik aşkı yüzündendir. Bir gün onu yeniden görebilecek miyim bilmiyorum ama aşkın beklemek ve sabretmek olduğunu geçen yıllar bana çok iyi öğretti. Yarınlar neye gebedir kim bilebilir!
Öyle ki gün oldu nefes alamaz oldum onun hasretinden, ah bir kez daha görebilsem diye ne kadar çırpındım, ne kadar dualar ettim, ne kadar ağlayıp sızladım geceler boyu... Bir kez daha bakabilsem o zeytin karası gözlerin içine, sarılsam şöyle hasretiyle geçen tüm zamanlar için gölgesine ve ardından var gücümle bağırsam, bağırabilsem şöyle dosyasıca, ‘Seni seviyorum, sana aşığım!’ diye.
Ne olursa olsun onu bulmalıydım bir gün. Bu ümitle, onu tekrar görebileceğim günlerin hayaliyle dolup taştım hep. Aşkım bitmedi, küllenmedi hiç yüreğimdeki yangın. Çünkü ben bu yangını seviyordum ve onun aşkıyla yanmak bana huzur veriyordu.
Aradan kaç sene, kaç mevsim, kaç bahar, kaç kış geldi geçti bilmiyorum. Yorgun argın dükkânda oturduğum bir yaz ikindisiydi. Yorgunluğumun sebebini tam olarak hatırlamıyorum şimdi. Açık duran kapıdan elinde balonuyla beş altı yaşlarında bir çocuk girdi içeri. Arkasından da yıllardır aklımdan savamadığım, gönlümden çıkaramadığım, aşkıyla harap olduğum, vişneçürüğü eşarbıyla içime taht kurmuş zeytin gözlüm girmesin mi! Elim ayağım birbirine dolandı, ne yapacağımı bilemez bir halde dondum kaldım masamda. Çocukla birlikte sağa sola bakınıp durdular bir süre. Sonra da içime akan sımsıcak bir ses tonuyla
‘Amcası çocuğuma uygun bir kitabınız var mı?’ dedi. Yıllardır içimi kasıp kavuran hayallerim beton zemine çarpan cam bir bardak misali tuz buz oldu adeta. Artık yolunu gözleyeceğim, hasretiyle yanacağım bir zeytin gözlüm yoktu. O bir başkasınındı, bir başkasının zeytin gözlüsüydü artık!
Hangi kitabı aldığını, ne kadar para ödediğini hiç hatırlamıyorum. Tek hatırladığım o zeytin karası gözleriyle yıllardır içimi acıtan platonik aşkımın yanı başımda, nefesini hissedecek, sesini işitecek kadar yakınımda olmasıydı. Heyecandan ölecek gibiydim. Poşetini alıp çıktığında niçin baktığını bilmiyorum ama son bir kez dönüp baktı gözlerimin içine. Anlatılamayacak garip bir heyecan sardı ruhumu, ölüp ölüp dirildim sanki. Sonra da arkadaki raflardan birinde kitaplarla oynayan çocuğuna seslendi.
O an gözyaşlarıma engel olamadım. Başımı masama koyup içli içli ağlamaya başladım. Tıpkı bir zamanlar onun ağladığı gibi. Çağırdığı çocuğun adıyla benim adım aynıydı çünkü. Ona bu ismi koydurtan sır neydi acaba? Neydi beni ona bu kadar yakınlaştıran, ruhlarımızı kaynaştıran duygu?
Çocuğuyla beraber arkasında bıraktığı cenazeye aldırmaksızın uzaklaşıp gitti tıpkı eskiden yaptığı gibi. Ama o artık içimi yakan vişneçürüğü bir eşarptan başka bir şey değildi ya da vişneçürüğü bir aşk, ötesi yok!