2016 yılının sonbaharıydı. Tokat’ta sabahlar erken aydınlanır ama insanın içi geç uyanır. Üniversitenin üçüncü yılıydı; kafam kalabalık, kalbim dağınıktı. Sabah namazını Ali Paşa Camii’nde kılmıştım. Saflar çözülürken içimde garip bir boşluk vardı; ne günahın ağırlığı ne de ibadetin sevinci… Sanki ikisi de yarım kalmıştı.
Caminin avlusuna çıktığımda hava serindi. Taşlar geceden kalma bir nem tutmuştu. Tam ayakkabımı giyecekken bir ses duydum:
“Evlat, acele etme… Sabah kaçmaz.”
Başımı kaldırdım. Avlunun köşesinde, eski ve yaşlı bir ağacın altında yaşlı bir amca oturuyordu. Sakalı aktı, yüzü çizgi çizgiydi ama bakışı şaşırtıcı derecede berraktı. Elinde tesbih yoktu; avuçları boştu. Boş ama huzurlu.
Yanına oturdum. Konuşmak istemiyordum ama susmak da yetmiyordu.
Bir süre caminin kapısına baktık. Sonra o başladı:
“Ben eskiden sabah namazından kaçardım. Şimdi sabah benden kaçıyor gibi gelir.”
Gülümsedim. “Nasıl yani?” dedim.
Derin bir nefes aldı. Sanki yılları içine çekti.
“Gençliğim bu şehirden de dardı evlat. Öfkeliydim. Dünyayı bilek gücüyle düzeltmeye kalktım. Ekmek kavgası dedik, onur dedik, gurur dedik… Allah demeyi unuttuk.”
Başını eğdi. Sesindeki titreme yaşlılıktan değildi.
“Bir gün,” dedi, “tam bu caminin önünde bir sabah… babam öldü. Ben namazda değildim. O secdedeydi.”
O an avludaki serçelerin sesi bile kesildi sanki.
“Babamın alnındaki secde izi, benim ömrüm boyunca taşıdığım en ağır yüktür. O gün anladım ki insan, Allah’a geç kalınca hayata da geç kalıyor.”
Sustum. Çünkü bazı cümleler cevap istemez, sadece yer ister.
“Sonra ne oldu?” diye fısıldadım.
“Sonra dağıldım,” dedi. “Tasavvuf dediğin şey bazen kitapla gelmez evlat. Bazen yıkımla gelir. Bir derviş bulmadım, bir tekke görmedim. Ama bir gece, dizlerimin bağı çözüldü. ‘Ben yapamadım ya Rabbi’ dedim. İşte o gün yol başladı.”
Gözleri doldu. Ama ağlamadı.
“Bak,” dedi, “ibadet bazen alışkanlıktır, bazen sığınak. Ama tasavvuf… tasavvuf insanın kendinden vazgeçmesidir. Ben vazgeçtiğim gün, Allah beni aldı.”
Güneş, minarenin ucundan yavaşça sızıyordu. İçimde bir şey çözüldü. Üniversite, gelecek, korkular… Hepsi bir anlığına sustu.
Ayağa kalkarken elimi tuttu. Eli nasırlıydı ama sıcaktı.
“Evlat,” dedi, “ilmini al, yolunu yürü. Ama kalbini ihmal edersen, bir gün sabah namazından çıkınca nereye gideceğini bilemezsin.”
O gün derslere gittim. Hayat devam etti. Ama ne zaman sabah namazından çıksam Tokat’ta ki o yaşlı ağaç ve o amca gelir aklıma. Amcayı bir daha görmedim. Belki hâlâ oradadır, belki çoktan başka bir sabaha yürümüştür.
Aradan yıllar geçti. Tokat’ı, üniversiteyi, gençliğimin o telaşlı sabahlarını geride bıraktım. Ama her sabah namazından sonra içimde hâlâ o avlunun serinliği dolaşır. Bazen ayakkabımı giyerken durur, acele etmem.
Çünkü bilirim; o sabah bana bir ders değil, bir emanet bırakıldı. İnsan bazı sözleri duymaz, taşır. O amcanın sesi hâlâ içimdedir: “Evlat, acele etme. Sabah kaçmaz.”
Ve ne zaman kalbim dağınık olsa, bilirim ki yol oradan geçer…
Secdeden, sabahın sessizliğinden ve bir daha hiç göremediğim o adamın duasından.
Ama şunu bilirim:
Bazı insanlar ders anlatmaz, yön verir.
Ve bazı sabahlar, insanın bütün ömrünü hizaya sokar.