SEVDANIZ KADAR VARSINIZ!

Buhara’nın büyük sufilerinden Seyfeddin Baherzî, Necmeddin Kübra’nın talebelerindendir.

Zahiri ilimleri tahsil ettikten sonra Necmeddin Kübra’ya intisap edip onun seçkin talebeleri arasına girer.
Bir gün Necmeddin Kübra’ya Çin diyarından hediye bir cariye gelir. Şeyh cariyesiyle zifafa gireceği gece dergâhındaki tüm talebelerine:
“Bu gece meşru bir lezzet ile meşgul olacağız. Siz de bize uyup, riyazeti terk edin, dinlenin ve huzurlu bir gece geçirin” der.
Hazreti Şeyh bunu dedikten sonra odasına çekilir. Sabah namazı için çıktığında kapısında Şeyh Seyfeddinî elinde bir ibrik suyla beklerken bulur.
“Bu gece riyazeti bırakıp uyuyun demedim mi? Niçin kendine eziyet ediyorsun Seyfeddin?” der.
“Siz herkes kendi lezzetiyle meşgul olsun buyurdunuz. Bana hocamın hizmetinde bulunmaktan daha çok lezzet veren bir şey yoktur ki!” der.
Seyfeddin Baherzî’nin bu sözüne tebessümle karşılık veren Necmeddin Kübra kendisine hayır dualarda bulunur.
Köstendilli Süleyman Şeyhi’nin Bahrü’l-Velâye’sinde geçen bu menkıbe bana Sad b. Vakkas’ı hatırlattı. Gece yarısı Hz. Peygamber evinin önünde bir çıtırtı duyunca dışarıya çıkar. Sad b. Vakkas’ı görür ve burada ne yaptığını sorar. Sad:
“Kimse gelip Allah’ın Resulüne rahatsızlık vermesin diye nöbet tutuyorum” der. Sad’ın cevabına çok sevinen Hz. Peygamber:
“Anam-babam sana feda olsun ya Sad!” der.

İşte sevgi ve teslimiyet budur. Her daim sevgiliyi düşünmektir, onun mutlu olması için çalışmaktır, onu koruyup kollamaktır, onu kendi nefsine tercih etmektir.
Recî Vakası’nda esir alınıp şehid edilen Hubeyb b. Adiy’e, şehadetinden önce Mekke’nin beyinsiz müşrikleri “şu anda Muhammed’in senin yerinde olmasını ister miydin?” diye sorarlar. Hubeyb:
“Hayır! Değil ki onun benim yerimde olmasını istemek, şu anda bulunduğu yerde bile ayağına bir dikenin batmasına gönlüm razı olmaz” der.

Şimdi “seviyorum, ölüyorum!” diyenlere bakıyorum ufak bir fiskeyle sevgileri bitiyor. İbni Hazm “Güvercin Gerdanlığı” adlı eserinde, Kurtuba’nın sokaklarında sevgilisini takip eden bir aşığın hikâyesine konuk eder muhayyilemizi. Kadın, çarşının ortasında aşığına kendisini niçin takip ettiğini sorar. Âşık:“Sensiz yapamıyorum!” der. Kadın adamın suratına okkalı bir tokat indirir. Tokadı yiyen adam kaçar. Kadın:
“Ey sahtekâr âşık! Hani bensiz yapamıyordun? Bir tokat kadarmış sevgin! der.
Herkes “hocamdan izinliyim!” diyerek sağa sola kaçışırken Seyfeddin elinde su ibriğiyle şeyhinin kapısında sabahlar. Ne diyordu Cengiz Aytmatov “Al Yazmalım”da?
"Sevgi neydi? Sevgi iyilikti, dostluktu, emekti!”
Emeksiz sevenlerin sevgiden, aşktan yana dem vurmaları ne kadar acı! Boşuna “dilin kemiği yoktur” dememişler yoksa herkes öyle “seviyorum, ölüyorum, yapamıyorum!” der miydi?

Hikâye hepinizin malumudur. Hacı Bayram-ı Veli’nin binlerce müridi vardı. Hepsi de şeyhlerinin sevgisiyle yanıp tutuştuklarını söylüyorlardı. Ama yapılan imtihanda sadece üç mürit kaldı. Gerisi elendi. Lafla peynir gemisi yürüyecek olsaydı sokaklar Mecnunlardan geçilmezdi. Ziya Paşa, “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz!” der. Bir benzeri de Fuzulî’den:

Yâr için ağyara minnet ettiğim ayb eyleme
Bâğbân bir gül için bin hâra hizmetkâr olur

Bir gül için bin dikene katlanmayı gerektirir sevgi. Büyük mutasavvıfların hayatı okuduğunda hepsinin bir gül için binlerce dikene sabrettikleri görülür. Sevgi, laf işi değildir irade işidir. Müridin bir isminin de irade olması tesadüf değildir. Seviyorsanız küsmeyin, gitmeyin. Gidenler hep kaybetmiştir. Tarihe adlarını yazdıranlar gitmeyenlerdir. Gitmeyenlerden olun. Kahramanlık budur. Bu konuda sayısız örnek var. İster Sahabe dönemine, ister tabiin dönemine, ister tasavvuf dönemine bakın. Destanımsı örnekler bulacaksınız.

Onun için kudemânın tarihini okumalıyız. İsmi geçen üç dönem önemlidir. Müminin hayatının terazisidir. ilk emrin “Oku” olması boşuna değildir. Onların hayatını okuduğumuzda hâl değil, kal ehli olduğumuzu görürüz. Bu konuda Melâmet düşüncesinin kurucusu Horasanlı sufi Hamdun Kassâr’ın tavsiyesi (v.271/884)önemlidir.

“Her kim selefin hayatını okursa, kendi kusurunu, menzil ve hâllerde ne kadar geri kaldığını görür.” Yusuf Hemedani’ninde benzeri bir tavsiyesi var Reşahatü’l- Hayat’ta.
Kendimizi dev aynasında görmemek için kudemânın hayatını okumalıyız. İslam tarihi bu devlerin hikâyeleriyle doludur. Tabiinin büyüklerinden Hasan Basri kendi dönemindeki müminlerle yaptığı bir sohbette şöyle der;
“Eğer siz sahabeleri görseydiniz onlara deli derdiniz. Onlar da sizi görseydi bunlar Müslüman değiller derlerdi.”

Hani bazen derler ya; “Beni ne kadar seviyorsun?” diye. Evet, ne kadar sevdiğimizi görmek istiyorsak bizden evvel göçüp gitmiş ahibba-yı kirâmın hayatına bakmalıyız. Büyük mürşid Hamdun Kassar’ın kulaklarımıza fısıldadığı gerçek budur. Ortaokul yıllarımda hayatımın istikametini değiştiren Edebiyat öğretmenim, canım hocam bana her gün İslam tarihinden beş, on sayfa kadar olsun bir şeyler okumadan yatmamam grerektiğini tavsiye etmişti. O gün bugündür okurum. Çünkü onları okumadan, tanımadan yaşarsak kendimizi bir şey sanırız. Hocamız “Başkasının yumruğunu yemeyen kendi yumruğunu demir sanır” demişti. Onları okuduğumuzda, tanıdığımızda kendimizin bir hiç olduğunu anlamakta zorlanmıyoruz. Kendimizi daha iyi tanımanın yolu onları okumaktan ve tanımaktan geçer. Bizden evvel göçüp gitmiş ahibba-yı kirâmın hayatı bizim için terazidir. O terazide kendimizi tartmadan edeceğimiz her cümle ziyan olur.
Sosyal medya mezesi haline getirilen sevgi ancak samimi ve güvenilir kalplerde yeşerir. Onu başka yerlerde aramak sadece zaman kaybıdır.
Sözü daha fazla yormadan, Cumhuriyetin arifesinde Bitlis-Hizan’da yaşayan Seyda lakaplı Abdurrahaman Taği (v.1923)’nin bir hatırasıyla sözlerimizi bağlayalım. Seyda, hocası Sıbgatullah Arvasi’yi çok sever. Onun bu sevgisini çok kişi kıskanır, çekemez. Kıskananların arasında şeyhin oğlu da var. Babasını kendisinden daha fazla kimsenin sevemeyeceğini düşünür.
Bir gün dağ yolundan giderlerken yukarıdan üzerlerine bir taş gelir. Herkes kaçışır ama şeyh yaşlı ve kilolu olduğundan kaçamaz. Kaçanların arasında Şeyhin oğlu da var. Seyda kaçmak yerine kollarını açıp taşa doğru koşmaya başlar. Taş epey yaklaştıktan sonra kendiliğinden durur. Olaya şahit olanlar Seyda’ya neden böyle yaptığını sorarlar. Şöyle cevap verir:
“Baktım taş çok büyük, hocam da kaçacak durumda değil. Dedim bari kendimi taşın önüne atayım da hızı yavaşlasın, hocama fazla zarar vermesin.”
Bu cevabı duyan herkesin başı önüne düşer, şeyhin oğlu dâhil. Boşuna “Sevdanız kadar varsınız” dememişler.