“Rölativite”

Uykunun en ince eşiğinde, henüz kopmamış bir bağ gibi zihniyle bedeni arasında gerilmiş bir sessizlikte, içinden geçenlerin suret kazandığını fark etti; düşünceler, yavaş yürüyen ihtiyarlar gibi geriden geliyordu, duygular ise telaşlı çocuklar gibi önüne düşüp yol açıyordu.

Nereye gittiğini bilmeden ilerlerken birden ağırlığını yitirdi, sanki varlığı çözülüp daha hafif bir şeye dönüşmüş gibi yükselmeye başladı; aşağıda kalan dünya silikleşti, yukarıda açılan boşluk ise boşluk değil, anlamın kendisi gibi derin ve davetkârdı. Önünden gezegenler geçti, yıldızlar, galaksiler; hepsi su gibi akıyor, zaman ise artık ölçülemeyecek kadar incelmişti. İstediği yöne bakıyor, bir bakışıyla uzakları yakınına alıyor, bir niyetiyle yön değiştiriyordu. Ama bütün bu kudrete rağmen içinde tarif edemediği bir eksiklik vardı; bir şey çağırıyor ama adı konulamıyordu.

Tam o anda, diğer bütün ışıklardan ayrılan bir parıltı gördü; ne göz kamaştırıyordu ne de sönüktü, fakat bakıldıkça insanın içini saran bir tanışıklık hissi taşıyordu. O ışık, söz söylemeden yön veriyor gibiydi. Genç adam tereddüt etmeden ona yöneldi. Yaklaştıkça hızlandı, hızlandıkça içindeki karmaşa dağıldı; zihnindeki düğümler çözüldü, kalbindeki ağırlıklar hafifledi. Önünden geçen galaksiler artık birer gölgeye dönüşmüş, sadece o ışık belirgin kalmıştı. Ona yaklaşırken fark etti ki bu yolculuk dışarıya değil, içeriye doğruydu; kat ettiği mesafe yıldızlar arasında değil, kendi varlığının derinliklerindeydi.

Ve o an, ışığa temas ettiği anda, zaman kırıldı. Akış durmadı, ama anlamı değişti. Bir anın içine sayısız an sığdı. Kendini birden sıcak, kuru bir rüzgârın estiği topraklarda buldu; kumların üzerinde yürüyordu, ufukta taş duvarlar, eski evler, dar sokaklar… Bir şehir, ama sanki hem çok eski hem çok tanıdıktı. Sonra görüntü kaydı; başka bir yere geçti, hurma ağaçlarının gölgesinde serin bir esinti, daha yumuşak bir hava, daha dingin bir şehir… İsimlerini bilmeden tanıyordu: biri Mekke’ydi, diğeri Yesrib. Ama bunlar sadece mekân değildi; zamanın içinde yankılanan hatıralar gibiydi, geçmişle şimdi aynı anda nefes alıyordu.

Derken, ufuktan bir hareketlilik belirdi. Önce bir rüzgâr sandı, sonra şekil kazandı: bir at… ama bildiği hiçbir ata benzemiyordu. Beyazlığı ışıkla yarışıyor, kanatları gecenin sessizliğini yarar gibi açılıp kapanıyordu. Yere basıyor ama yere ait değilmiş gibiydi; her adımı mesafeyi silen bir sıçrayışa dönüşüyordu. Genç adam onun varlığını gördüğünde korku değil, derin bir hayranlık hissetti; sanki bu karşılaşma çok eski bir hatıranın yeniden uyanmasıydı. At bir an durdu, başını ona çevirdi; bakışında sertlik yoktu, aksine davetkâr bir sükûnet vardı. Belli ki o at kendi zamanında bir kırılma yaşamak üzereydi ki o an, zaman yeniden büküldü.

Her şey tekrar ışığın içine çekildi. Ama bu sefer ışık sadece bir nokta değildi; o noktanın içinde sonsuz bir derinlik açıldı. Genç adam gördü ki o nur, tek bir merkezden doğuyor, sonra dalga dalga yayılıyordu; önce yakınını aydınlatıyor, sonra katman katman genişleyerek bütün âlemi kuşatıyordu. Yıldızlar, gezegenler, karanlık boşluklar… Hepsi o yayılışın içinde anlam kazanıyordu. Sanki var olan her şey o tek kaynaktan doğmuş, onunla varlığını sürdürüyordu. O an, içindeki bütün sorular sustu; çünkü cevap artık kelimelerle değil, doğrudan hisle verilmişti.

Tam o sırada, uzaklardan bir ses yükseldi. Önce belirsizdi, sonra netleşti; bir çağrıydı bu, ama sadece kulağa değil, kalbe hitap ediyordu. Ses yaklaştıkça içindeki huzur derinleşti, o nurun yayılışıyla birleşti. "Es-salâtü hayrun mine'n-nevm" dediğinde, bütün o gördükleri tek bir anlamda birleşti; arayış sona ermiş, dağınık parçalar yerini bulmuştu. Ve o kelimenin tam ortasında gözlerini açtı.
Oda sabahın ilk ışığıyla aydınlanıyordu. Dışarıdan aynı ses devam ediyordu; ezan gerçekti, rüya çözülmüştü ama bıraktığı huzur hâlâ içindeydi. Bir süre kıpırdamadan oturdu; gördüklerini anlatacak kelime bulamıyordu ama hissettiği şey açıktı: içinde bir şey tamamlanmıştı. Dışarıda sabahın serinliğine karışan o ses, artık sadece bir çağrı değil, içindeki derin bir boşluğa ulaşan bir cevap gibiydi. Ve o, ilk kez gerçekten uyanmış gibi, sessizce o anın içinde kalıyordu.