Ayak üzerinde bana anlattılar. İki defa ameliyat yapmışlar. Doktorlar her gün, “Yarına çıkmaz’ diyorlarmış. Beklemedim. Hemen yanına girdim. Zavallı annem sanki ölmüştü. Yalnız gözleri yaşıyordu. Beni görünce güldü, yanına çağırdı. Ellerimi tutmak istedi. Fakat kolunu kaldıramıyordu. “Herkes dışarı çıksın, herkes!..” diye inledi. Yatağının başucunda bir inek gibi böğürerek ağlayan gecelik entarili babam, ihtiyar halam, halamın şişman ve dul kızı, hizmetçiler, hepsi kapıdan dışarı çıktılar. İkimiz kaldık. Annem zayıf bir sesle: “Kapıyı sürmele!” dedi. Bu tedbiri garip buluyordum. Gittim, sürgüyü sürdüm; tekrar yatağın yanına geldim. “Söyleyeceğim şey biraz uzun, Nihat!” dedi, “Altına bir sandalye al!” Cevap vermeden itaat ettim. Yüzüne bakıyordum. Sarı ölüm rengi yavaş yavaş soğuk ve korkunç bir menekşe rengine dönüyordu. Ağlamaya başladı. Gözlerinden iri yaşlar döküyor, saçlarının etrafına asılıp kalıyordu.
“Niçin ağlıyorsun anneciğim? İnşallah iyi olacaksın!” diye elimle başını okşadım. Gözyaşları içinde gülerek: “Teselli istemem, Nihat!” dedi. “Ölüyorum; bir saat sonra öleceğim. Bırak ağlayayım! Sevincimden ağlıyorum. Gelmeseydin, yetişmeseydin, mukaddes bir sır da benimle beraber mezara gidecekti. Senin haberin olmayacaktı.” Bir şey anlamıyor, dalgın dalgın yüzüne bakıyordum. O, zorla kaldırdığı elleriyle gözlerini kapayarak devam etti: “Sakın hiddetlenme, kızma! Düşün ki, işittiklerin bir ölünün ağzından çıkıyor. Ölüler sırlarını saklamazlar. Ölmezden evvel bütün hayatımızca gizlediğimiz şeyleri söylemek insanların en mukaddes vazifeleridir.” Ben yine bir şey anlamıyordum: “Anneciğim!” dedim, “Niçin hiddetleneceğim? Ne söylersen seve seve dinleyeceğim. Vasiyetini noktası noktasına yapacağım. İşte vaat ediyorum.” “Hayır, biliyorum, darılacaksın!” diye cevap olsam, ölüm döşeğinde yatmasam, ihtimal beni ayaklarının altına alacaksın, ezeceksin. Ama şimdi eminim, hiçbir şey, hiçbir şey… Baban, senin asıl baban değildir.” verdi. “Sağ Elini bile kaldıramayacaksın. İşte söyleyeyim: Gözlerimi açtım. Ve şaşırdım. Zayıf kolunu tutarak: “Benim babam değil mi? Öyleyse babam kim?” diye haykırdım. Aptallaşmıştım. O, bir elini dudaklarına götürerek rica eder gibi bana baktı: “Yavaş Nihatçığım, dışarıdan işitecekler! Halbuki ben yalnız sana söylemek isterim.
Ben pek gençken kocaya vardım. Ölürken bile başımdan ayrılmayan, beni son nefesimde rahat bırakmayan herif bana o vakitler akla gelmez cefalar çektirmişti. Çocuğu olmuyordu. Her akşam, ‘Niçin gebe kalmıyorsun?” diye beni azarlar, tahkir eder, hırpalardı. Üç sene bu hayata dayanamadım. Hasta oldum. Yatağa düştüm. Birçok doktorlar geldi. Beni iyi edemiyorlardı. Nihayet Dubois baktı. Bu bir Fransız’dı. Kırk yaşında kadar vardı. Saçlarına kır düşmüştü. Gayet tatlı ve yanlış bir Türkçe konuşuyor, beni gülmekten katıltıyordu. Uzatmayayım. Ben bu Dubois’yı sevdim. Yataktan kalktıktan sonra bile her hafta beni görmeye geliyor, doktor olduğu için kimse bir şeyden şüphelenmiyordu. Beyoğlu’ndaki evine de gitmeye başladım. Aşkımız bir seneden ziyade sürdü. Ben sana gebe kalmıştım. Evet, ondan sana gebe kalmıştım. Fakat bu talih, bu mutluluk devam etmedi. Mösyö Dubois, memleketine gidiyordu. Orada babası ölmüş, bütün ailesi, evi, küçük çiftliği kendisine kalmıştı. Yalnız kalmayı çok seven bir adamdı. İstanbul’daki görevini bıraktı. Anasının yanına, doğduğu köye çekilmek istiyordu. Beraber kaçmak için beni o kadar zorladı ki, tarif edemem! Ah keşke kaçsaydım! Nihayet beni kandıramayacağını anlayınca ümitsizliğe kapıldı. Veda için son defa evine gittiğim gün tamam beş saat odasında kapandık. Ve yatağının içinde ağladık, ağladık.
Ben gençtim. Ama o yaşlı başlı idi. Ayrılacağımıza yakın eliyle okşayarak: “Ah sevgilim, bu benim çocuğum, fakat yazık ki göremeyeceğim!” dedi, “Hayat mutlaka üzüntü ve gözyaşı için yapılmıştır. Bari vaat et! Büyüdüğü vakit, hiç olmazsa görmek için bana gönderecek misin?” Ağlayarak ve yemin ederek vaat ettim. Bana köyünün ve çiftliğinin adresini verdi. Ölünceye kadar oradan ayrılmayacağını söylüyordu. Eminim ki hâlâ oradadır. Zira çok duygusal ve şair tabiatlı idi. İstanbul’a bile bu tabiatın şevkiyle gelmişti. Bir de hatıra olmak üzere bir fotoğraf bıraktı. Yine gözlerini kapadı. Ve ağlamaya başladı. Hikâyesi ve mazinin tekrarı zavallıyı çok yormuştu. Hıçkırıklar içinde devam etti: “O vakitten beri yirmi beş sene geçti.