Boğulacak gibi oluyordum. Gece yarısı yaklaşıyordu. “Biraz hava alayım” dedim. Paltomu giyerek sokağa çıktım. Nereye gideceğimi bilmiyordum. Elektrik ışıklarıyla gündüzden daha aydınlık olan sokaklardan geçiyordum.
Kadınlar, erkekler, çocuklar, yerliler, yabancılar birbirlerine karışmış, gülerek, oynaşarak ağır ve yavaş akıp gidiyorlardı. Ve üzerlerinde iğrenç, keskin bir fuhuş, bir bayağılık kokusu dalgalanıyordu. Ben düz ve parlak yaya kaldırımında yürüyor ve her tarafı görmemek için sağımdaki pastacıları, tuhafiyeci dükkânlarını, içindekileri seyrediyordum. Ötede temiz ve sade bir lokanta gördüm. Hemen boş denecek kadar tenha idi. Caddenin kalabalığı beni çok sıkmıştı. Ansızın, bir Türk lokantasına benzeyen bu tenha yere girmek arzusunu duydum. Açık kapısından girdim. “Bir çorba olsun içerim” diyordum. Oturur oturmaz garson geldi. İngilizce Fransızca yazılmış listeyi vererek ne istediğimi sordu. Okumadan: “Çorba.” dedim. Ve getirince içmeye başladım. İçerken etrafıma bakıyordum. Bütün duvarlar ayna idi. Aynaların üzerinde kralının ve kraliçesinin, Galler Prensinin büyük ebatta yapılmış resimleri göze çarpıyordu. Yanlarında başka küçük resimler de vardı. Galiba Mısır’ın ehramları, Sfenks’in yağlıboya manzaraları idi. Bunlara dalmıştım. Bu esnada kapıdan bir adam girdi. Başında büyük ve hasır bir şapka vardı. Gayet şık ve uzun boylu idi.
Garsonun yardımıyla şapkasını ve paltosunu çıkardı. Tam yanımdaki masaya oturdu. Karşısındaki aynada hayalini görüyordum. Dikkatle bakmaya başladım. Çünkü ben bu çehreyi tanıyordum. Fakat nereden? O da aynadan bana bakıyordu. İstanbul’da ve Selanik’te kendileriyle münasebette bulunduğum yabancıları ve Rumları aklımdan geçiriyordum. Bir türlü bunu hatırlayamıyordum. Çorbadan sonra iki tabak yemek daha yedim. O da bana bakıyordu. Mutlaka o da beni tanımak istiyordu. Artık rahatsız oluyor, hallolunamayan muammaların karşısında bizi üzen o tatsız sıkıntıya benzer bir şey duyuyordum. Onun da benim gibi sıkıldığını görüyor, rahatsızlığının farkına varıyordum. Nihayet yemeğini bitirdi. Bir sigara yaktı. Kalktı. Paltosunu ve şapkasını giydikten sonra garsona para ve bahşiş verdi. Dışarı çıkıyordu. Birden benim masamın önünde durdu. Tavrında âdeta bir aktör vaziyeti vardı. Adımı söyledi: “Siz. Değil misiniz?”
“Evet, benim!” diye kekeledim. Kesik bıyıklarının altından parlak dişlerini göstererek gülüyordu.
“Beni tanımadınız mı?”
“Affedersiniz, fakat hatırlayamıyorum.”
“Ben Ahmet Nihat’ım.” Şapkanın altında yabancı ve doğululara özgü gözlerini hemen tanıdım. Bu, benim okul arkadaşımdı. Fakat hali birdenbire bende fena bir tesir meydana getirdi. Kalkıp elini tutamadım. Zoraki gülümsedim. Mısır gibi hiç olmazsa isimce Müslüman sayılan bir memlekette bir Türk’ün şapka giymesinde ne vardı? Hatta burada bazı yabancılar bile fes giymiyorlar mıydı? Bozulduğumu anladı. Ve aradaki soğuk ve sıkıcı sessizliği yırttı:
“Burada ne arıyorsunuz, gezmeye mi geldiniz?” Kısaca:
“Hayır, geçiyordum” dedim. Tekrar sordu:
“Nereye?”
“Bingazi’ye…”
“Ooo, kahramanlık ha! Tebrik ederim. Fakat boşuna çalışıyorsunuz. Artık orası yandı. Birden böyle söylemesi canımı daha ziyade sıktı. İstemeyerek biraz kaba cevap verdim:
“Şapka giyen Türkler öyle sanırlar.” Daha çok gülümsedi. Ta gözlerimin içine bakıyordu. Biraz yavaşça “Fakat azizim, ben Türk değilim” dedi. Ben şaşaladım: “Türk değilsiniz, Osmanlısınız ya?” “Hayır, Osmanlı da değilim!” Bütün bütün şaşaladım. Onun da gülümsemesi garipleşmişti.
“O halde nesiniz?” diye sordum. Ve yüzüne baktım. Soğukkanlılıkla cevap verdi: “Katolik’im ve Fransız’ım.” Böyle söylemesi sinirlerime dokundu. Biraz acı ve ekşi, alay etmek istedim.
Gülmüyor, yalnız dişlerimi gösteriyordum: “Tanıdığım Ahmet Nihat Katolik olabilir. İnancını elbise gibi değiştirebilen, vicdanını adi bir eşya gibi satan insanlar bu dünyada az değildir. Lakin İstanbul’da doğan, anası Türk, babası Türk olan, Türkçe konuşan bir aileden çıkan, damarlarında Türk kanı akan bir Ahmet Nihat milliyetini değiştiremez, Fransız olamaz, yalnız kendini aldatır.