Bu sözün üzerinden yıllar geçti ama insanın değişmeyen hâlini anlatan bundan daha güçlü kaç cümle kurulabilir, bilmiyorum. Çünkü bazı yaralar ne göze görünür ne de dile gelir. Onlar insanın içine yerleşir; yürürken, konuşurken, gülerken bile oradadır. Kimse fark etmez. İnsan da bir süre sonra anlatmaktan vazgeçer.
Gariptir, bu çağda herkes birbirini görüyor ama kimse birbirinin yükünü görmüyor. Kalabalıklar içinde yalnız kalan insanlar çoğaldı. Aynı sofraya oturuyoruz, aynı odada bulunuyoruz, aynı yolda yürüyoruz ama kimsenin kimsenin yorgunluğundan haberi yok. Herkes kendi telaşının peşinde. Kimse bir insanın gözlerine uzun uzun bakıp “İçinde ne var?” diye sormuyor.
İnsan en çok da anlaşılmadığında yoruluyor. Verdiği emeğin görülmemesine, gösterdiği vefanın unutulmasına, iyi niyetinin zayıflık sanılmasına kırılıyor. Kırıldığını anlatacak olsa, “Abartıyorsun.” diyen çıkıyor. Sustuğunda ise “Demek ki bir şeyi yok.” deniliyor. Böyle olunca insan, derdini anlatmanın da susmanın da aynı kapıya çıktığını anlıyor.
Hayat, bazı insanların omzuna diğerlerinden daha fazla yük bırakıyor. Onlar erken büyüyor. Erken vazgeçmeyi, erken susmayı öğreniyor. Herkesin işine koşuyorlar ama kendi işlerine gelince yalnız kalıyorlar. Başkalarının acısını paylaşanlar, kendi acılarıyla baş başa bırakılıyor. Çünkü güçlü görünen insanların yorulmayacağı sanılıyor. Oysa en çok onlar yoruluyor. Sadece bunu belli etmiyorlar.
Bir zaman sonra insanın canını acıtan şey yaşadığı sıkıntılar olmuyor. İnsan, kıymetinin bilinmemesine üzülüyor. Varlığıyla yokluğu arasında fark görülmemesine, arandığında yalnızca ihtiyaç duyulduğunda aranmasına, hatırlandığında menfaat akla geldiğinde hatırlanmasına… İşte insanı tüketen biraz da bu oluyor.
Ne garip… Bir zamanlar saatlerce konuştuğun insanlar gün geliyor iki kelimeyi çok görüyor. Yoluna ışık tuttuğun insanlar, sen karanlıkta kaldığında dönüp arkalarına bile bakmıyor. O zaman anlıyorsun ki insanı yoran hayatın zorluğu değilmiş; insanların değişmesiymiş. Emek verdiklerinin yabancılaşmasıymiş. Vefanın dillerde kalıp gönüllerden çekilip gitmesiymiş.
Yine de insan yaşamaya devam ediyor. Sabah kalkıyor, işine gidiyor, görevini yapıyor, ailesine, dostlarına, çevresine karşı sorumluluklarını yerine getiriyor. Dışarıdan bakıldığında hiçbir eksik yok gibi görünüyor. Oysa içinde her gün biraz daha büyüyen bir sessizlik taşıyor. Bazı insanlar konuşarak değil, susarak yaşlanıyor.
Belki de bu yüzden Neşet Ertaş’ın sözü hâlâ bu kadar derin. Çünkü herkesin görebildiği yaralar değil, kimsenin fark edemediği sızılar insanı tüketiyor. İnsan bazen dimdik ayakta duruyor ama içinden çoktan çökmüş oluyor. Yüzünde bir tebessüm taşıyor ama yüreğinde yıllardır dinmeyen bir ağrıyla yaşıyor.
Ve galiba hayatın en ağır yükü de budur: Görünen bir yaranın olmaması ama her gün, her an, her nefeste insanın içinin sızlaması…