Namaz deyince bazen aklımıza yalnızca belli hareketleri sırasıyla yapmak geliyor. Kıyam, rükû, secde… Oysa namazın insanın hayatındaki yeri bundan çok daha derindir. İnsan gün içerisinde ne kadar insanın arasında olursa olsun, içinde kimseye anlatamadığı şeyler taşıyabilir. Kırgınlıkları, pişmanlıkları, korkuları, geleceğe dair endişeleri vardır. Bazı şeyleri anlatacak kelimeyi bulamaz, bazılarını ise anlatmak istemez. Namaz biraz da bütün bunlarla Allah’ın huzuruna çıkmaktır.
Secdeye vardığımızda yalnızca alnımız yere değmez. İnsanın kendisini olduğundan büyük görme hâli de biraz olsun geride kalır. Gün boyunca güçlü görünmeye çalışan, her şeyi kontrol edebileceğini düşünen insan, secdede kendi acizliğini hatırlar. Belki namazın insana verdiği en büyük derslerden biri budur. Allah’ın huzurunda insanın makamı, parası, bilgisi, itibarı bir anlamda geride kalır. Orada geriye sadece kul olmak kalır.
Tasavvuf ehlinin namaz üzerinde özellikle durduğu noktalardan biri de budur. Beden namazda olabilir fakat gönül nerede? İnsan kıyamda dururken zihni başka yerlerde dolaşıyor olabilir. Rükûda bedeni eğilirken içindeki kibir yerinde duruyor olabilir. Secdede alnını yere koyarken kalbi hâlâ dünyaya bağlı olabilir. Demek ki namazın yalnızca dış görünüşü değil, insanın içindeki hâli de önemlidir.
Bu yüzden namaz kılmakla namazın içinde olmak arasında fark vardır. İnsan yıllarca namaz kılabilir. Fakat bazen öyle bir secde gelir ki, insan sanki ilk defa Allah’ın huzuruna çıkmış gibi hisseder. O birkaç saniyede insanın bütün düşünceleri susar. Söylemek istediği çok şey vardır ama hiçbirini söyleyemez. Belki de en samimi dua, bazen insanın hiçbir şey söylemeden Allah’ın huzurunda durabilmesidir.
Namazın hangi dilde kılınacağı meselesi de bu noktada doğru anlaşılmalıdır. Allah’ın Türkçe bilmediğini düşünmek zaten mümkün değildir. Allah bütün dilleri bilir. İnsan Türkçe dua ettiğinde de Allah onun duasını işitir, Arapça dua ettiğinde de. Hatta insanın dile getiremediği, içinde taşıdığı bir sıkıntıyı bile bilir. Bu nedenle namazın dışında kendi dilimizle Allah’a dua etmemizde hiçbir sakınca yoktur. “Allah’ım beni affet, ailemi koru, bana doğru yolu göster, gönlümü ferahlat” demek insanın Rabb’ine kendi diliyle yönelmesidir.
Fakat namazın içerisinde okunan Kur’an ayetleri konusunda mesele biraz farklıdır. Çünkü namaz, kişinin kendi istediği biçimde oluşturduğu bir dua şekli değildir. Hz. Peygamber’den bize ulaşan belirli bir ibadettir. Vakitleri, rekâtları, kıyamı, rükûu ve secdesi nasıl bize öğretildiyse, namazda okunan Kur’an’ın lafızları da bize o şekilde ulaşmıştır. Buradaki mesele Arapçanın Türkçeden veya başka bir dilden üstün olduğu düşüncesi değildir. Asıl mesele, ibadetin bize ulaştığı şekli muhafaza etmektir.
Bunu şöyle düşünmek daha kolay olabilir: Dünyanın farklı yerlerinde yaşayan Müslümanlar aynı anda namaza duruyor. Birisi Türkçe konuşuyor, bir başkası Farsça, bir başkası Urduca, bir başkası Endonezce. Eğer herkes namazda okuyacağı ayetleri kendi diline çevirerek kullansaydı zaman içerisinde ortak bir metinden söz etmek zorlaşırdı. Aynı ayetin farklı insanlar tarafından farklı biçimlerde çevrilmesi mümkün olurdu. Yıllar geçtikçe tercümeler değişebilir, bazı ifadelerin anlamı farklı yorumlanabilirdi. Arapça lafızların korunması, Müslümanların dünyanın neresinde olursa olsun namazda aynı Kur’an metnini okumalarını sağlar.
Burada tercüme ile Kur’an arasındaki farkı da unutmamak gerekir. Tercüme, Kur’an’ın anlamını başka bir dile aktarma çabasıdır. Çok başarılı bir tercüme olabilir fakat yine de Kur’an’ın kendisi değildir. Çünkü bir metni başka bir dile aktarırken anlamı mümkün olduğunca koruyabiliriz ama kelimelerin sesini, yapısını ve bütün inceliklerini birebir taşıyamayız. Hele ki konu Kur’an olduğunda bu ayrım daha da önem kazanır.
Dolayısıyla namazda Arapça okunmasını bir dil üstünlüğü meselesi olarak görmek doğru değildir. Türkçe konuşan bir insanın Türkçesiyle dua etmesi nasıl doğal ise namazda kendisine öğretilen Kur’an lafızlarını Arapça okuması da ibadetin bir parçasıdır. İnsan burada aslında “Ben bu ibadeti kendi istediğim biçimde değiştirmiyorum, bana öğretildiği şekilde yerine getiriyorum” demektedir.
Belki tasavvuf açısından bakıldığında meselenin en güzel tarafı da burada ortaya çıkar. Tasavvuf insana sürekli nefsini hatırlatır. İnsan her şeyi kendi istediği gibi yapmak ister. Kendi doğrularını merkeze koymaya alışır. Fakat kulluk biraz da her şeyi kendi ölçülerimizle belirleyemeyeceğimizi kabul etmektir. Secdede nasıl bedenimizi Allah’ın huzurunda eğiyorsak, ibadetin şeklinde de nefsimizi geri çekmeyi öğreniriz.
Bu, Arapça bilmeyen insanın değersiz olduğu anlamına gelmez. Yeni namaza başlayan bir insanın surelerin anlamını henüz bilmemesi de onu kötü bir Müslüman yapmaz. İnsan zamanla öğrenir. Bugün bir sureyi öğrenir, yarın onun anlamına bakar, sonra başka bir sureyi öğrenir. Önemli olan ezberlediği sözlerin ne anlattığını merak etmesi ve namazını sadece alışkanlık hâline getirmemesidir.
Çünkü insan bazen aynı sureleri yıllarca okur ama ne söylediğini düşünmez. Sonra bir gün anlamını öğrenir ve yıllardır söylediği bir cümlenin aslında kendi hayatına ne kadar dokunduğunu fark eder. İşte o zaman namazın içinde başka bir kapı açılır. Dil aynı dildir ama insanın o dile yüklediği anlam değişmiştir.
Benim için namazın en dokunaklı taraflarından biri de insanın kimsenin görmediği hâlidir. İnsanların yanında güçlü durabilir, gülümseyebilir, hiçbir problemi yokmuş gibi davranabilir. Fakat yalnız kaldığında başka biridir. Bazen bir insanın kimseye anlatamadığı bir derdi vardır. Seccadeye geçtiğinde ise bunu saklamasına gerek kalmaz. Allah zaten onun ne taşıdığını bilmektedir.
Bazen insanın bütün gün taşıdığı ağırlık, uzun bir konuşmayla değil, birkaç dakikalık bir secdeyle hafifler. Kimse bunun farkına varmaz. Dışarıdan bakıldığında sadece namaz kılan bir insan vardır. Fakat o insan kendi içinde çok şey yaşamış olabilir.
Namazın insana verdiği şeylerden biri de budur. Dünya insanı sürekli başka yönlere çeker. İş, para, insanlar, beklentiler, korkular, gelecek kaygısı… İnsan bütün bunların arasında kendisini bile unutabilir. Namaz ise günün belli vakitlerinde insanı yeniden kendisine getirir. Birkaç dakikalığına da olsa insan durur. Nereye gittiğini, kim olduğunu ve kimin huzurunda bulunduğunu hatırlar.
Bu yüzden namazı yalnızca yerine getirilmesi gereken bir borç olarak görmek bana eksik geliyor. Elbette namaz farzdır ve kulun yerine getirmesi gereken bir ibadettir. Fakat Allah’ın bizim namazımıza ihtiyacı yoktur. Asıl ihtiyacı olan biziz. Kalbimizin toparlanmaya, yönümüzü yeniden bulmaya, unuttuğumuz şeyleri hatırlamaya ihtiyacımız var.
Bazen insanın hayatında çok özel bir an vardır. Her şeyden yorulmuştur. Konuşmak istemez. Kimseyle görüşmek istemez. Abdestini alır, seccadesini serer ve namaza durur. O sırada dünyadaki bütün unvanlar anlamını kaybeder. İnsan ne işini, ne parasını, ne de insanların onun hakkında ne düşündüğünü önemser. Sadece kul olduğunu hatırlar.
Tasavvufun insana hatırlattığı hakikatlerden biri de budur: İnsan Allah’a yaklaştıkça kendisini büyütmez. Tam tersine, ne kadar muhtaç olduğunu daha iyi anlar.
Namazın dili Arapçadır; fakat namazın taşıdığı anlam yalnızca Arapça konuşanlara ait değildir. Türkçe konuşan da, Farsça konuşan da, başka bir dil konuşan da aynı secdede Allah’ın huzurundadır. Namazın içerisinde Kur’an’ın asli lafızlarını okumak ise bir dil üstünlüğü iddiası değil, vahyin bize ulaşan şeklini koruma meselesidir. Bunun yanında insan, namazın dışında kendi diliyle Allah’a dilediği gibi dua edebilir. Çünkü Allah’a ulaşmak için insanın kusursuz cümlelere ihtiyacı yoktur.
Belki de insanın Allah’a karşı en samimi olduğu anlardan biri, söyleyecek söz bulamadığı andır. Gözlerinden yaş gelir, alnını secdeye koyar ve sadece susar. Allah onun sustuğu yerde de bilir.
Namaz insana dünyayı terk etmeyi değil, dünyanın içerisinde kaybolmamayı öğretir. Namazdan sonra insan yine işine gider, insanlarla konuşur, sıkıntılarıyla uğraşır. Hayat değişmemiş olabilir. Fakat insanın hayata bakışı değişebilir. Bazen ihtiyacımız olan şey bütün dertlerin ortadan kalkması değildir. O dertlerin içerisinde nasıl ayakta duracağımızı öğrenmektir.
Belki namazın insana bıraktığı en büyük iz de budur: Dünya ne kadar büyürse büyüsün, insan secdeye vardığında aslında kim olduğunu yeniden hatırlar.