MUHSİN YUKSEL (1928-2004)

1928 yılında Mustafa Onbaşı’nın üçüncü eşinden ilk erkek evlat olarak Geycek köyünde dünyaya gelmiştir.

Baba adı Mustafa (Onbaşı), ana adı Fatma (Ferik ebe)’dır. Zenginliğin ve kalabalık bir ailenin içerisinde kardeşleri ve akrabaları tarafından çok sevilmiş, büyük ihtimam gösterilmiştir. Dünyaya gözlerini açtığında babası şükür ifadesi babında 15 kurban keser ve köy ahalisine dağıtır. Mustafa Onbaşı, uzun yıllar köyün muhtarlığını yapmış büyük itibar ve servet sahibi, sözü dinlenir bir şahsiyettir.

Muhsin Yüksel’in baba bir kardeşleri Kara Ayşe’den Hüsne, Esme, Döndü (Ağbacı), Fadime, Gülizar; Yeter, Zerfe; baba-anne bir kardeşleri de Arife, Kiraz ve Hacı Musa’dır. Delikanlı iken ölen diğer kardeşleri Derviş Ali ve Hacı Musa ‘nın muhtemelen sadece isimlerini, hüzünlü hikâyelerini öğrenmiştir. Kendisinden sonra doğan Durmuş Ali, altı yaşına ulaşmadan vefat eder.

Bir yandan büyürken diğer yandan kaderin kendisi içtiği takdirle yüzleşmeye de yaklaşır. Sekiz yaşındayken kendisini ağa çocuğu gibi el bebek-gül bebek büyüten babasını 1936 yılında kaybeder. Ferik ebeden doğan üç erkek, iki kız kardeş çocuk yaşta yetim kalırlar. Kendilerinden büyük olan ablaları evli olduğu için bir de bu kardeşler feriğin çocukları olduğundan diğer eşleri serveti paylaşınca eski müreffeh günleri mazide kalır. Bir yandan baba bir kardeşleri diğer yandan dayıları Osman Çavuş’un bazı işleri sonunda baba terekesi ne var ne yok elinden gider. O andan itibaren yaşamında şiddetli bir şekilde hissedeceği büyük bir yoksulluğa mahkûm olur.
O günlere bizzat şahit olanlardan İsmail Seyhan’ın anlattığına göre Mustafa Onbaşı’nın terekesi paylaşılırken sıra hayvanlara gelince çok sevdiği koçunun boynuna sarılıp “bari koçumu almayın!” diye gözyaşı döker fakat nafile…

Köyde yaşayan diğer insanlar gibi Ferik ebenin de okuma yazması yoktur. Evin işlerini kardeşi Osman Çavuş halleder. Haliyle Mucur’da kurulan pazara giderken ihtiyaçları kardeşine ısmarlar, malzemeleri satın alması için de piyasadaki en büyük kâğıt parayı verirmiş. Tabi, paranın çok değerli olduğu günlerde kâğıt banknotun yarısıyla sipariş alınır geriye kalan da Osman Çavuş’a kalırmış. Kâğıt paraların tedavülden kalkacağına dair çıkan bir söylentiden korkan Ferik ebe bir çuval parayı kardeşine verir ama yine bir cebellezi vakası yaşanır. Kocası Mustafa Onbaşı’dan kalan tüm paralar da talihsiz bir biçimde kaybedilir. Hadisenin aslını Alibaa’den öğrencince kardeşine” zürriyetin kurusun!” diye şiddetli bir beddua eder. Tüm kalbiyle etmiş olacak ki ahı kardeşini bulur.
Muhsin Yüksel, köy ağası babasının köyün en verimli arazilerindeki tarlaları, sayısız ineği, koyunları küplerle sarı liraları olmasına rağmen zenginliğin eserini dahi göremeden geçim derdine düşer. Köyüne yakın Budak ve Burunağıl köylerinde koyun gütmeye başlar. Bundan sonraki hayatı çilelerle ve mahrumiyetle geçer.
1948 yılında askerlik görevini yapmak üzere İstanbul’a giderek askeri birliğine nasbolur. 1950 ‘de de yılında terhis olur. Köydeki evlenme çağına gelen delikanlıların rahatlıkla kız bulabilecekleri gözde yeri Küçük Köpekli köyünden (Kör) Fettah’ın kızı Fati ile evlenir. Bu izdivaçtan; Mustafa(1952), Sebahat (1958), Ayşe(1961), Fazilet(1965),Süleyman(1966), Erdoğan(1968), Saniye (1970) ve Göksel/Gökmen (1972) olur.

1965 yılına gelinceye kadar babasından düşen tarlaların geçimine kâfi gelmemesi nedeniyle yakın köylerde çobanlık yaparak ailesinin iaşesini temin etmeye çalışır. Almanya’nın Türkiye’den işçi istemesi yeni bir umut kapısı olur. Kaçak yollarla Almanya’ya gider, burada geçen 11 ayın ardından nihai olarak dönüş yapmak zorunda kalır.1966 yılında Almanya’da kazandığı 15 bin lira ile köyün ilk çatılı evini yaptırır.

Tekrar yokluk yılları başlar ve ailesinin geçimini temin etmek için Geycek ve Budak köyünde 1979 yılına kadar koyun gütmek zorunda kalır. Diğer çobanların güttüğü sürü ile kendisinin sürüsü hayvanların yünlerinden belli olur. Zira koyunların yününü elindeki ince değnek ile sürekli çırptığı için koyunlar kar gibi bembeyaz görünür.
Yıllar geçtikçe çocuklar da haliyle büyür. Evlilik çağı gelenler sırayla evlenip yuvadan uçar. Babası Mustafa Onbaşı’nın uzun yıllar köy muhtarlığı yapmasından tevarüsle köyün yönetiminde Hacı Hasan Budak’ın baş azası olarak çeyrek asır söz sahibi olur.
1992 yılında Çavuş Ekimle ortaklaşa İşbora traktörünü alır. Oğlu Gökmen’in anlattığına göre en motorla başka birini geçtiği zaman çok mutlu olurmuş. Elinde avucunda fazla bir imkân olmamasına rağmen çocuklarının bir dediğini iki etmez, parası olmasa bile sağdan soldan bulup buluşturur alırmış. Perşembe günleri kurulan Mucur pazarına gitmeden önce çarşamba akşamı siparişler verilirken “ Ben bunları hangi parayla alacağım?” demez, “Tamam oğlum; onu da yaz, onu da yaz..” deyip pazardan temin eder getirirmiş.

Hayatı boyunca kimseye hiçbir kötülüğü dokunmamış, kavgası gürültüsü olmamış bir insan olarak yaşar. Zayıf, uzun boylu olduğu için hangi kıyafeti giyse yakışır. Köyde yaşayan erkekler içinde günlük sakal tıraşı olan ender insanlardan birisi olarak giyimin kuşamının tertemiz, ütülü olmasına çok dikkat eder, köydeki yoğun çamurda yürürken bile elbisesine bir damla çamur sıçratmaz. Gezmeyi, topluma katılmayı sohbeti çok sever. Sohbetlerde başkalarına takılmaktan da kendisiyle şaka yapılmasından da hoşlanır. Çok sıkıştırıldığında ise meşhur “ Ben kalem gibi dosdoğru konuşurum, ben de eğri kelam olmaz!” sözüyle mukabelede bulunur.

1998 yılında çıkartılan özel kanundan yararlanır ve emekli olur. Yokluk ve meşakkat içinde geçen senelerin nihayetinde biraz rahata ve huzura kavuşur lakin bu vaziyet fazla sürmez.5 Temmuz 2004 gece sabah namazında uyanmak üzere yatağa girer lakin.. Ecelin görevini ihmal ettiği nerede görülmüş! 6 Temmuz sabaha karşı 76 yaşında vefat eder ve çok sevdiği köyünde, bütün akrabalarının medfun bulunduğu kabristana defnedilir.
Mekânı cennet olsun.