“Kayıp Sürünün Dönüşü”

Dağların henüz isimlerle anılmadığı, ovaların sınırlarının taşlarla çizilmediği zamanlarda, yüksek kayalıkların arasında bir kurt yaşardı.

Dağların henüz isimlerle anılmadığı, ovaların sınırlarının taşlarla çizilmediği zamanlarda, yüksek kayalıkların arasında bir kurt yaşardı. Yaşlı değildi o zaman. Sırtı dimdik, adımları ağır ama kararlıydı. Geceleri ay yükseldiğinde sürüsünü dağın yamacında toplar, rüzgârın getirdiği kokuları dinlerdi. O dağlarda yalnızca kendileri yaşamıyordu belki ama herkes, gecenin bir yerinde kurdun ulumasını duyunca kendi sınırını bilirdi. Kurdun gücü yalnızca pençesinde değildi. Sürüsünün inancı vardı. Birbirlerine güveniyor, aç kaldıklarında bölüşüyor, tehlike geldiğinde birbirlerinin önüne geçiyorlardı. Bu yüzden ova onların gözünde yalnızca bir av yeri değil, atalarından kalan bir emanetti.

Sonra bir kış geldi. Kışın kendisinden daha sert olan çakallar dağların öte tarafından indi. Sayıları çoktu. Tek başlarına güçsüzdüler ama kalabalık olduklarında cesaretleniyorlardı. Kurdun sürüsünün üzerine bir gecede saldırmadılar. Önce yollarını kestiler, sonra yiyeceklerini azalttılar, sonra sürünün içine korku saldılar. Her saldırıdan sonra biraz daha geri çekildiler kurtlar. En sonunda kurt ağır bir yara aldı. Yarası bedenindeydi ama asıl yara sürünün kalbindeydi. Dağın arkasındaki sessiz bir vadiye çekildiler. O günden sonra iki yüz yıl boyunca dışarıdan bakıldığında unutulmuş bir sürü gibi yaşadılar. Ovada eskisi gibi görünmediler. Geceleri ulumalarını bile kısık tuttular. Çakallar onların çekildiğini sanıp zamanla kendilerini dağların sahibi zannettiler. Fakat bilmedikleri bir şey vardı. Kurtlar kaybolmamıştı. Bekliyorlardı. İlk yıllarda yalnızca yaralarını sardılar. Sonra eski izleri öğrendiler. Hangi patikanın kışın kapanacağını, hangi kayanın arkasında rüzgârın yön değiştirdiğini, hangi gecede ay ışığının avı açıkta bırakacağını yeniden öğrendiler. Genç kurtlara eski hikâyeleri anlattılar. Güçlü oldukları günleri değil, düştükleri günü anlattılar. Çünkü düşen birinin yeniden ayağa kalkmayı öğrenmesi, hiç düşmemiş birinden daha farklıydı.

Yıllar geçti. Bir sabah sürünün en yaşlı kurdu dağın tepesine çıktı. Güneş doğarken sırtındaki tüylerin arasından ince bir ışık süzüldü. Yıllar önce, tam yüz yıl önce, tüylerini değiştirmişti. O değişim dışarıdan bakıldığında sıradan görünüyordu. Fakat onun için başka bir şeyin başlangıcıydı. Eski tüyler dökülmüş, yerlerine daha sert ve daha dayanıklı olanlar gelmişti. Yara hâlâ oradaydı. Fakat yara artık onu zayıflatmıyordu. O gün kurdun gözü uzaktaki ovaya takıldı. Ovayı eskisi gibi istemiyordu. Çünkü artık mesele yalnızca toprak değildi. Bir ceylan gördü. Ceylan tek başına değildi; arkasında kalabalık bir sürü vardı. Güçlü görünüyordu. Hızlıydı. Tehlike sezdiğinde kaçabileceğini biliyordu. Üstelik kendisine yaklaşanın kim olduğunu yıllardır unutmuş gibiydi. Kurt hemen saldırmadı. Onun avlanma biçimi farklıydı. Ceylanı kovalamak yerine onu izledi. Önce rüzgârın yönünü kontrol etti. Sonra sürünün alışkanlıklarını öğrendi. Ceylanın hangi saatlerde suya indiğini, hangi patikayı kullandığını, korktuğunda hangi yöne kaçtığını gördü. Her gün biraz daha yaklaştı ama hiçbir zaman kendisini tamamen göstermedi. Bazen kayalıkların arasında görünüyor, sonra kayboluyordu. Bazen uzaktan uluyor, ceylanın başını kaldırmasını bekliyordu. Bazen ise hiçbir şey yapmadan bekliyordu. Çünkü kurt iki yüz yıl boyunca bir şeyi öğrenmişti: Her av pençeyle yakalanmaz. Bazı avlar sabırla kendiliğinden daralan bir çemberin içine girer. Ceylan zamanla kurdun varlığına alıştı. İşte kurt tam da bunu bekliyordu. Bir gece sert bir rüzgâr çıktı. Ceylanın sürüsü ikiye ayrıldı. Kurt bunu fark etti. Sürünün önüne geçmedi. Arkasına da düşmedi. Yan taraftaki dar geçide yöneldi. Ceylan kaçmaya başladığında kurt onu doğrudan kovalamadı. Bir adım attı. Bekledi. Bir adım daha attı. Yine bekledi. Ceylan her kaçışında kendisini daha dar bir yere sürüklüyordu. Kurt ise yalnızca doğru zamanda doğru yerde duruyordu. Sabaha karşı ceylan yüksekçe bir yamacın üzerinde tek başına kaldı. Aşağıda kurt vardı. Fakat kurt saldırmadı. Başını kaldırıp uzun uzun baktı. Sanki iki yüz yılın hesabını o gece kapatmak istemiyordu. Çünkü onun için avdan daha büyük bir mesele vardı. Geri dönmek.

Aylar, sonra yıllar geçti. Yaşlı kurt artık eskisi kadar hızlı değildi. Yaraları zaman zaman sızlıyor, eski günlerin ağırlığı omuzlarına çöküyordu. Fakat sürü büyüyordu. Genç kurtlar yetişiyor, eski patikaları öğreniyor, geceleri daha yüksek sesle uluyorlardı. Ve bir gece yaşlı kurt tek başına gölün kenarına indi. Suya eğildi. Tam su içecekken durdu. Gölün üzerinde ay vardı. Ayın yanında bir yıldız parlıyordu. Kurt başını kaldırdı. Uzun zamandır ilk defa kendisini yalnız hissetmedi yıllar önce ki o koku… Düşmanın o iğrenç kokusu… Sonra gölün karşı tarafında bir hareket gördü. Önce iki göz parladı. Sonra dört. Sonra onlarca.
Çakallar…
Yıllar sonra yeniden gölün öte tarafında toplanmışlardı. Yaşlı kurt sudan başını kaldırdı. Ay ışığı tüylerinin üzerine vuruyordu. Bir zamanlar yaralı olan bedeni artık eskisi kadar zayıf görünmüyordu. Dağın arkasında sürüsü vardı tam karşısında çakallar.
“Gökyüzünde ay ve yıldız.”
Gölün yüzeyinde ise iki tarafın sessizliği… Kurt derin bir nefes aldı. Sonra başını gökyüzüne kaldırıp uludu. Bu kez uluması dağların arkasında kaybolmadı. Gölün üzerinden geçti. Karşı kıyıya ulaştı. Ve çakallar, iki yüz yıldır unuttukları bir sesi yeniden duydular.
Devam edecek…