GEYCEKLİ BİR BİLGE: ABİDİN HOCA

2020’li yıllarda Mahsenli Ali Efendi üzerine çalışırken “Köprücü Hoca” Lakabıyla meşhur Şeyh Hacı Mustafa Tandoğan ile tanışmıştım.

1871 yılında Yozgat’ta dünyaya gelen Köprücü Hoca’nın asıl adı Mustafa Efendi’dir. Kendisi Mahsenli’nin hocalarından “Çerkez Şeyhi” namıyla meşhur Çorumlu Şeyh Hacı Ömer Lütfü Efendi’nin halkasına dâhil gezgin sufilerdendir. Şeyhi onu Kırşehir, Yozgat, Çorum, Kayseri, Konya ve civarında köprüsü, çeşmesi, yolu olmayan köy ve kasabalarda görevlendirir. Nerde çeşmesi, yolu, köprüsü olmayan bir köy varsa Hacı Mustafa Efendi herkesten önce oraya damlar. Şeyhinden aldığı talimat gereği örevi bu çünkü.
Amme hizmetlerini görmek sevaplı işlerden kabul edilir. Eski dönemlerde özellikle dergâhlarda dervişlerin çoğu zikir, esma, rabıta gibi çalışmaların yanı sıra bu tür hizmetlerle görevlendirilirlerdi ki nefislerini terbiye edebilsinler. Halktan Hakka açılan bir yoldur burası. Halka hizmeti olmayanın Hakka hizmeti olur mu? Halktan gelen eza ve cefalara sabır, “dövene elsiz, sövene dilsiz”, “mecazi aşktan hakiki aşka sefer” bu cümledendir. Bu incelikleri anlamayanın bu yolda nasibi yoktur.
Hele suyu, yolu, çeşmesi olmayan yerlere hizmet götürmek sevapların büyüklerindendir. Birçok şeyh, mürşidi kâmil bağlılarını sadece bu işlerle görevlendirmişlerdir. Şahı Nakşibend gibi büyük bir zat bile dört sene sokak hayvanlarına hizmet ile görevlendirilmiştir. Bu hizmetlerin manevi karşılığı büyüktür çünkü zor işlerdir, kolay değildir. Kolay olmadığı için şeyhler bağlılarını bu tür işlerle görevlendirerek onların sahada pişmelerini, olgunlaşmalarını sağlamışlardır. Maddi, manevi sevapları anlatılamayacak kadar büyüktür bu tür hizmetlerin.
Bir adam bir gün tabiinin büyüklerinden, Bişri Hafi ile İbrahim b. Edhem’in hocası büyük muhaddis ve mürşid-i kâmil Abdullah b. Mübarek’e gelir;
“Hocam dizimde bir çıban çıktı, gitmediğim doktor, kullanmadığım ilaç kalmadı. Yedi yıldır iyileşmiyor, muzdaripim, ne yapayım?” der. Abdullah b. Mübarek:
“Git çeşmesi, suyu bulunmayan bir köy, kasaba, mahalle bul. Getirebilirsen su getir, getiremezsen kuyu kazdır. Orayı şenlendir, güzelleştir, umulur ki orası suya kavuşunca senin dizindeki ağrılar da kesilir, dizindeki hastalık yok olur.”
Adam gider böyle susuz bir köy bulur, oraya su getirir, köy halkı suya kavuşur, herkesin yüzü güler. Adamın dizi de iyileşir.
Ashab-ı kirâm’ın büyüklerinden Sad b. Ubade’nin de annesi vefat edince Sad, Resulullah’a gelir Onun için hayır yapmak istediğini, ama ne yapacağını bilemediğini söyler. Resulullah:
“Suya muhtaç bir beldeye su kuyusu aça, orayı suyla buluştur” Bunun üzerine Sad b. Ubade (ra) bir kuyu kazar ve üzerine “Bu Sad’ın annesi içindir (hayratıdır.”) (111) yazdırır.
Tarihimizde bu hizmetlerle ömür geçirenler çoktur. Tabakat, teracim-i hâl ve ahvâl kitapları bu hizmetlerle ömür geçirenlerin hikâyelerine muhayyilemizi konuk etmektedir. Allah cümlesinden razı olsun. Herkes bir şeylerle uğraşmış, kendini hayrühasenât yoluna adamış. Kimi ilimle, kimi seyahatle, kimi eser telif etmekle, kimi talebe okutmakla, kimi mescid, cami yol, köprü, çeşme yapmakla uğraşmış. Herkes bir boşluğu doldurmuş, hizmetten geri durmamaya itina etmiştir. İslâm hizmet yoldur. Hizmeti olmayana himmet yoktur bu yolda. Abidin Hoca’da kendisini köylülerine hizmetle kendisini adamış bir mümindir. Sağına soluna bakmamış elinden geleni ardına koymamıştır.
Yakın bir zaman önce varlığından haberdar olduğum Geycekli Abidin Hoca’da bu kahramanlardan biridir. O’da kendisini köylülerine hizmete adamış bir mümindir. Sağına soluna bakmamış elinden geleni ardına koymamıştır.
Siz “Hoca” lafına aldanmayın, onun okumuşluğu, tahsili, icazeti vesaire yoktur. O bir gönül insanıdır, gönül söküklerini dikmekle memur bir hocadır. Şeyhinden belki bir talimat almamıştır ama gönlünü esir alan Rabbinden talimat aldığı kesindir.
Gazaliler’in, İbni Abidin’lerin, Şah-ı Nakşibendler’in olmadığı yerde Abidin Hoca’lar bu toplumun yükünü omuzlamış, bu toplumun dertlerine derman olmuşlardır. İlmiye sınıfı olduğu gibi hizmet sınıfı da vardır. İlmi olmadığı halde zahidane yaşayan, varlığıyla topluma ışık olan müminler hiçbir zaman eksik olmamıştır. Bunlar amel ve takvalarıyla toplumu diri tutmuşlar, hizmette kusur etmemenin gayretiyle ömür geçirmişlerdir.
Allah kimseyi yardımsız ve yaransız bırakmaz. Güven, huzur ve emniyet telkin edenlerin sayısı hiçbir zaman eksik olmamıştır. “Ben sevdiğim kullarımı saklarım!” buyurur Rabbimiz. Saklar ki kimse hizmetlerine engel olmasın. Âlimin, ulemanın darağaçlarında sallandırıldığı zor ve meşakkatli günlerden sonra Abidin Hoca gibi iman ve irfan kahramanlarını bu milletin imdadına göndermekle yardımlarının bizatihi ispatlamıştır.
Abidin Hoca’nın hafızamdaki karşılığı Sad b. Ubade’dir. O da milletin aşa, işe, una muhtaç olduğu kara günlerin Sad b. Ubadesi olmuştur. Belki Köprücü Hoca gibi diyar diyar dolaşmamış ama gözünün gördüğü, elinin yetiştiği Geycek ve yöresine varlığıyla can simidi olmuştur, onlar için bir sığınak, bir melce, bir lütuf ve ikram kapısı görevini görmüştür. Allah ondan razı olsun. İleriki zamanlarda yer vereceğimiz üzere onun en büyük hizmeti Geycek ve yöresine armağan ettiği ilim kandili Mazhar Hoca’dır.
Evet, Abidin Hoca ilim öğrenemedi, âlim payesine kavuşamadı belki ama oğullarından Mazhar Hoca’yı okuttu, bozkırın ayakları yere basan âlimlerinden biridir Mazhar Hocaı. İnşallah bozkırdan ümmetin kalbine akan bu ilim pınarı kıyamete kadar akamete uğramadan akmaya, gönülleri mamur etmeye, kalpleri inşirahla buluşturmaya devam edecektir. Namı meşhur hocamız Katar’da görev yapan Ortadoğu uzmanı akademisyen Muhammed Mazhar Hoca’nın dedesidir. Şair, yazar ve eğitimci Musa Şahin Hocamızın da hem babası, hem de hocasıdır. Daha ileri ki yazılarımızda Mazhar Hocamıza değineceğiz inşallah ama şimdilik Abidin Hocamızın izini sürelim.
Abidin Hoca, otuz üç yıllık Sultan Abdülhamit Han’ın saltanatının son yıllarında, 1907 senesinde Kırşehir-Mucur ilçesine bağlı Geycek Köyü’nde dünyaya gelir. Memlekette sıkıntıların had safhada olduğu, eli silah tutan erkeklerin askere alındığı yıllardır. “Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana” denir ya halk türküsünde işte o günlerdir.
Abidin Hoca eli de, gönlü de cömert bir ailenin çocuğu olarak bu günlerde bir hayır kurumu gibi, modern tabirle bir STK gibi yoksulların, yoksunların elinden tutmuş, onlara umut ışığı olmuştur.
Annesinin adı Rukiye, Babasının adı Osman’dır. Hacı Musa, Hacı Kasım, Sultan, Fadime ve Hüsne adlarında altı kardeştirler. Doğduğunda ismiyle müsemma bir mümin olması için adını Abidin koyarlar. Gerçekten hayatı incelendiğinde bir abid gibi yaşadığı ve hakkını da verdiği görülecektir.
Okumaya karşı çok meraklı bir tabiata sahiptir Abidin hoca ancak yukarıda da ifade ettiğimiz gibi dönemin şartlarının zorluğundan dolayı okuma imkânı bulamaz. Bu merakı onu köyde eski usul eğitim almış hocanın rahle-i tedrisine oturtur. Ondan Osmanlıca okuma yazma ile beraber Kurân tilaveti ve mevlit teganni etmeyi öğrenir. O zor şartlarda buna güç yetirebilse de başkasına öğretecek bir yetkinliğe ulaşamaz. Onun için çocuklarına ve çevresine Kuran talimi konusunda bir faydası dokunamaz fakat yaşantısıyla, ameliyle, haliyle herkese örnek bilge bir kişi olarak hafızalara ve gönüllere kazınır.
O kelimenin tam anlamıyla bir Osmanlı insanıdır. Rindmeşrep kalender bir kişidir. Hafızası çok kuvvetlidir, ezberi iyidir. Onun en büyük ilmi hocalardan duyduklarından ve dinlediklerinden ibarettir. Bir duyduğunu bir daha kolay kolay unutmaz, hayatına uygular. “Yaşadığın senindir, öbürü emanet” anlayışı onda zirvedir.
Kadife gibi ince, yumuşak, hüzünlü, içten ve yanık bir sesinin olduğu söylenir. Camide müezzinlik ondan sorular. Hocanın en büyük yardımcısıdır. On beş yıl aralıksız olarak köy imamı Derviş Hoca’nın müezzinliğini yapar. Nerde bir mevlit, bir aşır, bir telkin okunacak olsa ilkin akla gelen kişi Abidin Hoca’dır. Bundan dolayı Geycek başta olmak üzere tüm çevre köylerde bilinir, sevilir, önemli gün ve gecelerde davet edilir. Bu davetlerden dolayı kimseyi kırmaz, incitmez, geri çevirmez.“Hoca” lakabı da buradan mütevellittir.
İsmiyle müsemma abid ve zahid bir insandır. Kin tuttuğu, kem söz söylediği duyulmuş, görülmüş değildir. Yardımseverliği, fakir fukaraya sahip çıkması, yetimleri, öksüzleri, yolda kalmışları gözetmesi dillere destandır. Geycek’e yolu düşen hemen herkesin kapısını çaldığı, sofrasına oturduğu biridir. İbrahim peygamber gibi paylaşmayı, misafir ağırlamayı, yedirip içirmeyi, ikramlarda bulunmayı, hayrü hasenat yapmayı çok sever.
Mesela o dönemlerde çevre köylüleri Mucur’a yayan olarak gidip gelirler. En kestirme yol Geycek’ten geçer. Dağ ve patika yolu belli bir yerden sonra yorgunluğa sebep olduğu için bir yerlerde mutlaka dinlenmeyi ve mola vermeyi gerektirir. Onun için dağ yolunu kullananların en önemli dinlenme güzergâhı Geycek Köyü ve Abidin Hoca’nın evidir.
Bu yolu kullananlar çok olduğu için Abidin Hoca’nın misafiri hiç eksik olmaz. Dört mevsim, yaz kış mutlaka kapısı çalınır. Onun kapısını çalanların başında Güzyurdu, Kıran, Burunağıl, Hasanlar, Başköy ve Sadık köylerinin sakinleri gelmektedir. Misafiri, gelip gideni, sofrasına oturanı çoktur. Burada mola vermeden yollarına devam edenler neredeyse yok denecek kadar azdır. Kapısına gelen herkesi en iyi şekilde ağırlar ve gönderir. Fakat onun kapısını sadece mola vermek isteyen yolcuların tıklattığıyla sınırlarsak haksızlık etmiş oluruz. Çünkü o aynı zamanda bir rehber, danışılan, akıl, yol, yöntem sorulan bir bilgedir. Bu bilge kişiliği hem dini, hem de dünyevi konuları kapsamaktadır. Herkesin dert ortağıdır. Kimin ne derdi, kederi varsa ilkin ona koşar, ona danışır, ondan akıl alır.
Kapısına bir ihtiyaç için gelenleri asla boş göndermez. Köyde muhtaç durumda olanların kışlık ununu, bulgurunu, yağını, şeker ve gazını kendi ihtiyacıymış gibi temin eder, sahiplerine ulaştırır. Hanımı Ağ Fadime Ana’nın da bunda payı büyüktür. Yolculardan dilencilere kadar herkesin gönül rahatlığıyla kapılarını çaldıkları bir ailedir.
Ağ Fadime Ana’da kocası gibi cömert, eli açık bir kadındır. Babası köyün ileri gelen büyüklerinden ve aynı zamanda köyün ilk muhtarı Mustafa Onbaşı’dır. Askerliğini onbaşı olarak yaptığından dolayı sivil hayatında da Onbaşılığı inkıtaa uğramadan devam eder. Çevresinde daima saygı uyandıran ve hürmet gören biri olarak yaşar Mustafa Efendi (1870-1937).
Mustafa Efendi’nin dizinin dibinde büyüyen Ağ Fadime Ana’da tıpkı babası gibi eli bol, cömert, akıllı, yardımsever ve paylaşmakla mutluluk duyan bir ruha sahiptir. Bu ruhsal zenginliği gelin geldiği Abidin Hoca’nın evinde zirvelere çıkar. Herkesin iyilik perisi haminnesi olur. Abidin Hoca’nın en büyük destekçisi ve yardımcıdır. Kocasından geri kalır hiçbir yanı yoktur.
Abidin Hoca, cömert ve yardımsever olduğu kadar hoşsohbet ve nüktedan bir kişidir de aynı zamanda. Kıranlı Celepçi Salih Mucur’a gitmek üzere yola düştüğü bir gün dinlenmek niyetiyle Abidin Hoca’ya misafir olur. Abidin Hoca alnından yorgunluk terleri akan misafiri Salih’ e ikram olarak “su mu ayran mı” istediğini sorar. Sorusunu birkaç kez yinelese de misafirden ses çıkmaz. Celepçi’nin mütereddit halini gören Abidin Hoca, “istersen önce ayran içelim” der. Misafir, “önce soğuk bir su alsam” deyince Bunun Abidin hoca cimrilik maksadı taşımadan, biraz da kinayeli olarak “Hanım, misafire bir bardak su, bana da soğuk bir ayran ver!” der. Bu kinayeli ve esprili söz daha sonraları Abidin Hoca’ya takılmak isteyenlerin dilinde çerezlik bir anekdot olarak kalır.
Bir defasında gene Karaoğlan’ın Mehmet Öztürk adında bir köylüleri hastalanır. Üzerinde Yasin-i Şerif okuması için Abidin Hoca’yı çağırırlar. Mehmet amcanın hastalığı ölümcül değildir ama ağırdır, iyi hastalanmıştır. Hastalanınca abartıya kaçan nazlarıyla da meşhurdur Mehmet Efendi.
Abidin Hoca hem okur, hem de ara sıra hastayı yoklar, durumunu takip eder. Bir ara Mehmet Amcanın sesi soluğu kesilir, kendisinden bir ses çıkmaz olur. Bunun üzerine Abidin Hoca, “Hastanın işi bitti. Çenesini bağlayın kıbleye karşı dönderip karnına da bir bıçak koyun” der. Söylenenleri gözleri yumuk hasta haliyle dinleyen Mehmet amca artık dayanamaz ve yüksek bir sesle, “Hopp, hopp, hoooop! Daha var. Bu kara canım daha sağ” diye bağırarak doğrulur.
Abidin Hoca gene bir gün teyzesinin oğlu Mehmet Hoca’nın (mahalli tabirle Ağaçkıç Hoca) üzerinde Yasin-i Şerif okurken, kendini iyi hissetmeyen ve her ağzı açıldığında öleceğinden dem vuran Ağaçkıç hoca, Abidin Hoca’ya;
“Hocam sen çok hastanın başında bulundun, çok kişiye Yasin-i Şerif okudun. Kimin iyileşeceğini, kimin öleceğini az çok bilirsin. Allahını seversen doğru söyle, ben gidici miyim, kalıcı mıyım?” der. Araya yemin girince Abidin hoca hastayı bir güzel süzer. Burnunun eğildiğini, simasının renginin düştüğünü gözlemler. Bununüzerine “Allahüâlem, akşama çıkman!” der. Mehmet Hoca ikindi ile akşam arası ruhunu teslim eder.
Abidin Hoca dini bütün, kavrayışı yüksek, yardımsever, hoşsohbet, akıllı ve ziyadesiyle de sosyal bir insandır. Onun kitabında içine kapanıklık, bana ne anlayışı yoktur. Ahalinin arasında gezer, dolaşır, eksiği, gediği olanları tespit eder, herkese durumuna göre yardım ulaştırır. Mesela bir keresinde köye su getirilmesi gündeme gelir. Getirilecek su için depoya ihtiyaç vardır. Bunun için de para lazım… Gözünü kırpmadan kapısında bulunan onbeş koyununu satar ve köyün ihtiyacı olan o suyu getirtir. Bununla da kalmaz su işi bitene kadar amele gibi bizatihi çalışır, hizmet eder.
Çeşmeyse çeşme, yolsa yol, müezzinlikse müezzinlik… Bildiği, becerdiği, elinden geldiği hiçbir iş için sağa sola bakmaz Abidin hoca. Gücü varsa, nefesi yetiyorsa ordadır. Bağışlanacaksa koyun bağışlar, koyunun para etmediği yerde kendisi koşar. Abidin Hoca böyle bir insandır. Tıpkı sahabe gibi! Onu saygın kılan, halkın nazarında güvenilir ve sempatik yapan da bu meziyetleridir.
Onun yardımsever ve merhamet timsali kişiliğini besleyen çok önemli bir yanı da çevreci bir anlayışa sahip oluşudur. Yolda giderken önünde gördüğü taşları, dikenleri, çalı çırpıyı yolun kenarına atmadan geçmez. Doğru bildiği, doğruluğuna inandığı ne varsa onu yapmaktan, yerine getirmekten asla yüksünmez, yapar. Onun oturduğu mahal, gezdiği yollar her zaman fark edilecek kadar temiz olurdu. “Müslüman çevresine, konu komşusuna güven verir, çevresini temiz tutar” derdi sürekli.
Uzun boylu, yakışıklı, güçlü kuvvetli bir bünyesi vardı. Yemesine, içmesine, uykusuna azami derecede dikkat ederdi. Her önüne gelen şeyi yemezdi. Her şeyi yemediği gibi, herkesin sofrasına da oturmazdı. Helal lokmaya çok dikkat ederdi. Gıybet edeni, laf taşıyanı, dedikodu yapanı sevmezdi. Giyimine de dikkat ederdi. Elbisesi yırtık olabilirdi ama onun için önemli olan uyum ve temizlikti. Siyah uzun pardösüsünü giymeden, sarı renkli mendille dolalı sarığını sarmadan dışarı çıkmazdı. Giyim konusunda İslami hassasiyet kadar geleneksel normlara da azami dikkat ederdi. Entelektüel bir duruşu vardı. Bir ara hacdan getirdiği beyaz bir fistan giyer ancak mahalli normlara aykırı olur endişesiyle giymekten vazgeçer. Çünkü onun hayatının anahtar kelimesi “ bütün bütüne” idi. Ayrılıkları, aykırılıkları, göze hoş gelmeyen, tasvip edilmeyen şeyleri sevmezdi. “Şeriat zahire bakar” ölçüsü onda zirveydi. Onu “Abidin Hoca” yapan da bu hassas yanıydı.
Vefalıydı. “Vefa imandandır” derdi. Bir yere gittiği zaman hediyeleşmeyi, eli boş gidip gelmeyi tasvip etmezdi. Hacdan getirdiği sarığıyla fincan takımı odasındaki gömme dolapta çocuklarınca hala hatıra olarak saklanmaktadır.
İlim cihetiyle diploması, cübbesi, sarığı belki yoktur ama ilme ve ilmiye sınıfına muhabbet ve hürmeti tartışılmaz boyutlardadır. Onlardan duyduğu nasihatleri can kulağıyla dinler ve ömrünün sonuna kadar uymakta bir beis görmezdi. Yıldızname ilmine sahip bir hoca kendisine “Abidin Hoca, sakın yüksek yerlere çıkma!” dediği için ömrünün sonuna kadar üç beş adım yükseklikteki yerlere bir daha hiç çıkmamış, hocanın nasihatine sadık kalmıştır.
Duyduğu ve öğrendiği emirleri, yasakları, tavsiyeleri hiçbir zaman kulak ardı etmez. Namazında, niyazında daim huşu içindedir. Aşk, vecd ehli bir ruha sahiptir. Tabiin dönemi zahitlerini çağrıştıran huyları vardır. İçsel, ruhani bir terbiyenin müdavimidir. İbadetlerine olan düşkünlüğü meşhurdur. Teheccüd namazını hiç kaçırmadığı, Tehecütten sonra sabah nazmına kadar seccadesinin başında kâh Kuran okuduğu, kâh zikir çektiği, kâh dualar ettiği, üzerine güneşi doğurmadan dışarı çıktığı, işine gücüne gittiği yakınlarının şahitliğiyle sabittir.
Kültür Elçisi
Onun dikkatlerden kaçmayan önemli bir yanı da kıvrak bir zekâya sahip oluşudur. Gördüğü ve duyduğu şeyleri kolay kolay unutmaz. Tarihler 1926 yılını gösterdiğinde askere alınır. O zamanları adettendir bekârları genellikle askerlik öncesi ya nişanlarlar ya da evlendirirler. Bunun her yöreye göre farklı birçok sebepleri vardır. Abidin Hoca’yı da dayısının kızı Ağ Fadime ile evlendirirler. Askerlik o yıllarda dört senedir. Abidin Hoca’nın askerliği Adana’ya çıkar. Adana’da askerlik yaptığı muhit Bingöl’den göçen Zazaların muhitidir. Uzun bir süre burada Zazaların arasında kalır. Çok içli dışlı olurlar. Güzel hatıralar biriktirirler.
Abidin Hoca, teskere aldığında Mucur’a, Zazaların düğünlerinin vazgeçilmez milli oyunu olan halay, Zazaca ismiyle Govend ile döner. Govendi Geycek ve Mucur yöresine ilk getiren, bölgenin düğünlerinin vazgeçilmez oyunu kılan Abidin Hoca’dır.
Askerden sonra köye, kardeşlerinin yanına dönen Abidin hoca, hayatına kaldığı yerden devam eder. En büyük uğraşı hayvancılık ve çiftçiliktir. Ömrünün sonuna kadar kardeşleriyle beraber ekin ve hayvancılık işleriyle uğraşırlar. Köyün sakinlerine nazaran toprak, arazi ve hayvanları en çoktur. Durumları iyidir. Tüm köylülere iyilikleri çokça dokunan ailedir. Onlar paylaştıkça Allah verir ve bereketlendirir.
Tasavvuf Yönü
Abidin Hoca Osmanlı insanıdır. Osmanlı insanının tarikatlara hüsnü zannı yüksektir. Tarikatları, şeyhleri severler. Medrese tahsili olmayanların çoğu bir şekilde bir tarikata bağlıdır. Bağlı değilse de muhibbandır. Bizdeki takım taraftarlığının bir benzeri gibi düşünebilirsiniz.
Abidin Hoca’nın kime bağlı olduğu konusu muğlâktır ama tarikatlara muhabbeti, Kadiriye sofisi olduğu, cehri zikir halkaları tertiplediği, yakınlarıyla beraber meşk ettiği gelen rivayetler arasındadır. O dönemlerde tekke ve zaviyeler yasaklı olduğundan dolayı zikir halkaları genelde hem çok gizli tutulurdu, hem de zikir halkası sadece ihvanlarla sınırlı tutulurdu. Abidin Hoca ile beraber zikir halkasının müdavimleri arasında isimleri zikredilenlerin başında şu isimler gelmektedir: Mustafa Onbaşı, köyün muhtarı Hurşit Yıldırım amca, Âşık Hasan ve Camii imamı Derviş Hoca.
Cemaatlerinden ve Abidin Hoca’nın dostu Âşık Hasan, Aksaray’ın çekiciler köyünde bulunan Kadirî şeyhi Çekiçerli Hacı Ahmed Efendiye intisaplıdır.
Hacı Ahmed Efendi, Kürt olarak bilinse de aslen Zazadır. Abidin Hoca, az önce de geçtiği gibi Zazaların düğünlerinin vazgeçilmez halayı Govendi, Mucur ve Geycek yöresine kazandıran kişidir. Abidin Hoca’nın bu sevgisini Adana’da Zazaların çoğunlukta olduğu bir mahalde yaptığı askerliğine bağlayanlar vardır doğrudur ancak bu sevginin kökleşmesi için yeterli sebep olmasa gerek. Onun bu muhabbet ve sevgisini sadece askerlik günlerine, govend oyununa bağlamak eksik kalır. Bunu tetikleyen en büyük amilin şeyhine olan sevgisi dersek mübalağa etmiş sayılmayız.
Çekiçerli Hacı Ahmet Efendi’ye intisaplı başka müritlerinin de bu bölgelerde olduğu bilinmektedir. Bunlardan biri de Akçağıllı Hacı Cevat Efendi’dir. Hacı Cevat Efendi’de, Hacı Ahmet Efendi’ye bağlıdır. Hacı Ahmet Efendi 1952 yılında vefat edince Hacı Cevat Efendi, şeyhinin vefatından sonra İstanbul’a giderek Ramazanoğlu Mahmut Sami Efendi’ye bağlanır. Nakşibendî sofisi olur. Sami Efendi’den önce Kadiri sofisidir. Âşık Hasan ile aralarındaki kuvvetli dostluğunda buradan tevellüt bir pirdaşlıktan ileri geldiği kuvvetle muhtemeldir yoksa bu pirdaşlığı sadece hemşeriliğe bağlı bir dostluk olarak izah etmek safdillik olur.
Âşık Hasan, 1952 yılında vefat eden şeyhi Çekiçerli Hacı Ahmed Efendi’ye muhabbet ve özlemini şu mısralarla dile getirmektedir:
Gitmiş Efendimiz boş kalmış yurdu
Toplanır başına bir büyük ordu
Yas tutup ağlaşır Ekecik Kürdü
Her an, her saat zaman ağladı.

Abidin Hoca’nın işte güçte çalışırken dilinden düşürmediği bazı mısralarda şeyhinin çalışkan, güçlü, kuvvetli, el emeği, alın teri ile geçinen bir bozkır insanı olduğunu öğreniyoruz. Torunu yazar ve eğitimci Musa Şahin’in kanaati de hazretin bir Kadiri sofisi olduğu yönündedir. Cehri zikir yaptıklarına göre Kadiri meşrep olduğu kuvvetle muhtemeldir. Şeyhinden övgüyle bahsettiği bir şiiri şöyledir:
Akşamınan abdestlice yatardı
Doğrulmadan bin küreği atardı
Tozu dumanı birbirine katardı
Akıbetin hayr olsun Şeyh baba.
Pirdaş olarak beraber bulundukları zikir halkasında Abidin Hoca’nın aşka gelip yakıcı bir sesle Yunus Emre’den söylediği özellikle Şol Cennetin Irmakları, Sordum Sarı Çiçeğe ve Veysel Karani ilahileri bugün hala yakınlarının dilindedir.
Günümüze çok fazla ulaşamasa da şiirle de uğraştığı, kafiyeli dörtlükler söylediği ve bu şiirleri daha çok nasihat amaçlı okuduğu bilinmektedir. İşte çevresine nasihatlerini içeren bir şiiri:
Alma beynamazın kızını, görünce Şeytan’ın şaşar.
Abdest almaya erinir, İbrik beş batman görünür
Terk eyleme kıl namazı, Allah sevmez beynamazı.
Sesi çok güzel ve yanık olan Abidin Hoca’nın okuduğu aşırlar ve ilahiler Almanya’dan gelen bir Almancı komşuları tarafından kayıt altına alınır. Torunu Musa Şahin’den öğrendiğimiz kadarıyla komşu aile daha sonraları Geycek’ten Mucur merkeze taşınır. Her nasıl olduysa bu taşınma esnasında kaset kaybolur. Musa Hoca kasetin peşine düşer ama tüm aramalara rağmen kaset bir daha bulunamaz.
Abidin Hoca’nın toplam dokuzu çocuğu olur. Bunların çoğu çocuk yaşlarda vefat eder. İlk çocuğu Mazhar hoca, Abidin Hoca askerdeyken 1927 yılında dünyaya gelir. Abidin Hoca çok istemesine rağmen ilim cihetiyle ilerleyemez, böyle bir şansı yakalayamaz. Bunun için ilk göz ağrısı Mazhar için çok dualar eder, onun ilim irfan sahasında ilerlemesini ister. İleri de göreceğimiz üzere bu duası kabul olur ve Mazhar Hoca ilmiye sınıfına dâhil olur, Bozkır’ın önemli âlimlerinden biri olur. Mazhar’ın dışında birçoğu erken yaşta göçseler de toplam beş çocuğu olur.
Vefatı
Abidin Hoca her yönüyle güzel bir insandır. Okuması, tahsili, ilmi yoktur ama kalbi yumuşak, sözleri tesirli, imanı kuvvetli, takvalı, ihlâslı, samimi bir mümindir. Sünnete çok sıkı sıkıya bağlıdır. Resulullahın hayatına olan bu bağlılığın verdiği aşkla çevresine sürekli altmış üç yaşında öleceğini tekrarlayıp durur. Altmış yaşına girdiği 1967 yılında Geycek ve çevre köylüleriyle beraber bir ay sürecek bir hac yolculuğuna çıkarlar. Altmış üç yaşına basmadan çıktığı bu hac yolculuğu onu çok mutlu eder. Adının başına Hoca lakabına ilaveten bir de “Hacı” lakabı eklenir. Bu onun için iftihar vesilesidir. Hasretiyle yüreğinin yandığı Resulün diyarından bir iz taşımaktadır çünkü. Hazreti Resulün huzuruna o izle gitmek ister.
Altmış yaşına kadar hiç hastalık yüzü görmeyen Abidin Hoca, hac ziyaretinden sonra, 1972 yılından itibaren yavaş yavaş iç dünyasına çekilir, rabıtasını, duasını, zikrini, kıraatini gücü nispetinde artırır. Tabi bu arada hastalığı da artmaya, sağlığı bozulmaya başlamıştır. Yediği her şey midesine dokunur, hazmetmekte zorlanır ve kusmaya başlar.
Hastalıktan muzdarip olduğu bir gün Geycek’ten Mucur’a yürüyerek gelir. Oradan da Kırşehir merkeze varır. Kendisini muayene eden Doktor Mehmet Yağcıoğlu gastrit teşhisi koyar, kendisine çok dikkat etmesi gerektiğini söyler. Özellikle süt, yoğurt ve benzeri hayvansal ürünleri yememesini tembihler. Perhize uymaması halinde hastalığının giderek ilerleyeceğini, ülsere çevireceğini ve ölümle sonuçlanacağını sözlerine ekler. Doktorun tavsiyelerine sıkıca uyan Abidin Hoca ömrünün son üç senesinde nerdeyse hiçbir şey yemez, yemekten içmekten kesilir. Buna çok sevdiği çay bile dâhildir.
Nihayetinde beş sene kadar yaşadığı mide rahatsızlığından sonra tarihler 1975 yılını gösterdiğinde başında okuyan oğlu Mazhar Hocanın telkinleriyle kelime-i şehadet getirerek ruhunu teslim eder, o çok sevdiği Rabbine kavuşur. Vefat haberini alan tüm çevre köyleri Geycek’e akın eder. Ekmeğini yedikleri, suyunu içtikleri, otağında dinlendikleri Abidin Hocalarını son yolculuğuna uğurlarlar. Mezar taşında “Abidin Hoca 1333-1975 Ruhuna el-Fatiha” yazılıdır. Ondan dört sene sonra 24 Mart 1979 tarihinde çok sevdiği can yoldaşı ve hayat arkadaşı Ağ Fadime Ana’da ardın sıra gider, can yoldaşına kavuşur. Ruhları şad û handan olsun. Şair ne güzel fısıldamış kulaklarımıza:
“Ölüm güzel şey; budur perde ardından haber
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber?”