Yağmur hafiften çiseliyor , silecekler ağırdan ağırdan cama düşen damlaları bir sağa bir sola atıyor , gözünüzün alabildiği upuzun hafif ıslak bir yol , kalorifer düşükte modda çalışıyor içeri ne sıcak nede soğuk , sizden başka kimse yok koca yolda ; hafiften incecikten teypten ;
Gönül ne gezersin seyran yerinde ,
Alemde her şeyin var olmayınca ,
Olura olmaza dost deyip gezme ,
Bir ahdine bütün yar olmayınca ...
Neşet'siz yol olur mu ? Elbette olmaz...
O an anlarsın işte bozkırı , Anadolu'yu..
Vefatına kadar sahipleneni olmadı , sahiplenen derken yüzüne bakan olmadı ,
gurbetten döndüğü zaman verdiği ilk konserde ;"saygısızlık olmasın ceketimi çıkartabilir miyim?" diyerek dinleyicilerinden izin ister kendi değimi ile "Gara Suratlı "...
Hacı Taşan , Seyit Çevik , Çekiç Ali ve baba Muharrem Ertaş günümüzün değimi ile şampiyonlar ligi gibi , ne yazık ki kendisi gibi bu yazdıklarımızda vefat ettiler hepsininde yeri ayrı ayrı güzeldi ve hepsinede Yüce Allah rahmet eylesin , böyle bir ortamdan çıkıp Neşet Ertaş olmak elbette hiçde kolay değildi..
" İki büyük nimetim var "diyerek anne ve sevgili aşkına boyut atlatmış,uzun yıllar gurbette sıla hasretiyle yaşamış,kendi ülkesinde değeri çok geç anlaşılmış , Vatanında ki insanlar tarafından dinlenildiğinden habersiz yurtdışında düğünlerde çalışmış büyük halk ozanıdır.
Sesi ve türküleri ile bir çoğumuza gurbetteki memleket oldu ,tıpkı sıladan getirdiğimiz toprağa diktiğimiz bir çiçek ile memleket hasretini gidermek gibiydi ...
Kırıkkale...
Konser alanı tıklım tıklım dolu sandalyede oturuyor , sazını çalıyordu türküsünü söylüyordu ; " ben oturuyom siz ayaktasınız ya , bu kara yüzümü ayağınızın altına gurban ederim."
İşte böyle bir insandı O... Halkın içinden gelen halk adamıydı...
"Neşet Ertaş, türkü demek binlerce yıldır söylenen ve söylenecek olan.
Neşet Ertaş bağlama demek; binlerce yıldır çalınan ve çalınacak olan."
Gönül Dağı'na çıkarken “Gönülden gönüle gider yol gizli gizli” diyen ," Kibar kızın saçları sallanıyor " derken , " Acem Kızını " aklımıza düşüren , " Zahide'sine özlem duyarken , " Aşkın beni deli eyledi , yaktı yaktı kül eylediyle " " tatlı diline güler yüzüne doymuştuk "...
" Ayaş yollarında giderken " , " Şad olup gülememişti eller içinde " , sevdiğine “Beni eller gibi görme / Sen benimsin ben seninim” derken , sevdiğinin gözlerindeki mühürü " Beşikte yatan kuzusundan , oğlundan hemde kızından " bile kıskanacak derecede sevgiliydi...
" Kendim ettim , kendim buldum " deyip kimseye suçu yüklemeyendir...
“Daha bir gönüle ikrar vermedim / Evvelim sen oldun ahirim sensin” , ama “Hata benim, günah benim, suç benim” , " Al hançeri sinem işte/ Acımazsan vur sevdiğim” deyip bir gönüle giremeden hatanın , suçun kendisinde olduğunu sinesini açıp sevdiğine bağrını açan , “Vücudun kurusa kanın çekilse / Yine şu gönlümün yârisin benim " deyip “Gitti yârim gelmedi / Yıl oldu aylar bana…” diyerek yarinin yolunu gözleyendir...
"İki büyük nimeti vardı " biri anası , diğeri yari...Ve onlar için ; " Ulu arıyorsan analar ulu , analar insandır , biz insan oğlu " ... Daha fazla ne denilir ki ?
Dumansız hava sahası konusunda başbakana "fakir cuara içmezse nabacah? eski değimle özür diliyorum avradı mı düvecek" diyecek kadar masum...
Hayata gözleri açtığı andan beri garip , garip leyla'sını arayan bir aşıktır Neşet Ertaş.
Büyük üstad...
“ Alamadım eyvah muradım kaldı,
Ben gidip ellere kalan dünyada…”
Ne diyelim GARİB' in dediği gibi " Vay vay Dünya vay "....