Evleri Dalakçı Gediği diye bilinen Kör Kuyu mevkiinde bulunmaktadır. Annesi, Erzincan’da yaşarken kocasının ölmesi üzerine, Balkan ve Kafkasya muhacirlerinin bulunduğu Cebaliş köyündeki akrabalarının yanına göçer. İlk evliliğinden çocuğu olmamıştır. Küçük Köpekli köyünde hayatını devam ettiren Abdullah, karısının vefat etmesinden sonra Bekir, Osman, İbrahim ve Senem isimli dört çocuğuyla kalır. Ekonomik durumu fazla iyi değildir; üstelik eşinin ölmesinden dolayı çok büyük sıkıntı çekmektedir. Köyün ileri gelenlerinin tavsiyesi ile dul olan Rukiye ile evlenir. Bu izdivaçtan, Nuru ve Elif dünyaya gelir.
Süvarinin Mehmet zayıf, uzun boylu, beyaz tenli yakışıklı bir Türkmen yiğididir Çok küçük yaşta evlenmiştir. Bu evlilikten Ümüş, Zekiye, Döndü isimli üç çocuğu bulunmaktadır. Karısı vefat ettikten sonra üç sene kadar tek başına çocuklarına bakmaya çalışır fakat evde kadın olmayınca yetersiz kalmaktadır.
Rukiye ile Abdullah’ın kızı Elif, serpilip genç kız olmuştur. Kıtlık yıllarının tüm zorluğu olanca şiddetiyle yaşanmaktadır. Ailenin ekonomik durumu daha da bozulur; küçücük bir toprak parçası ve birkaç hayvanlarından başka bir şeyleri yoktur. Zaten kötü olan geçim şartlarına 1929 yılındaki büyük ekonomik buhrandan sonra köylülerden gelen yardımlar da kesilir. Aile için hayat daha da zorlaşmıştır.
Süvari’nin Mehmet, evinin önündeki çeşmeye hemen her gün su doldurmaya gelen Elif’i görüp beğenir. Kendisi köyün ileri gelen ve o günün şartlarından varlıklı kişilerinden sayılır. Aracılar göndererek Elif’e talip olur. Elif; mamer bilekli, gösterişli, uzun boylu, beyaz tenli oldukça güzel bir kadındır. Elif’in annesi muhacir olduğu için hayatın zorluklarına fakirliğin yükünü de ekleyerek yaşamaya çalışmaktadır... Evlendiğinde genç bir kızdır ve kocası ile arasında epey bir yaş farkı bulunmaktadır. Devrin örfünde dul bir erkekle evlenmek gayet normal kabul edildiği için “Biz yokluk içinde büyüdük bari kızım yokluk görmesin” diyerek Abdullah teklifi kabul eder (1932). Dönemin gelenek ve göreneklerine göre düğün dernek kurulur ve Mehmet ile Elif evlenir. Bu evlilikten Zeynep, Yeter, Cevdet ve Halise isimli dört çocukları olur.
Süvari’nin Mehmet; genç ölen ilk eşi Zeynep’ten sonra becerikli, temiz yürekli, merhametli, çalışkan ve güvenilir Elif’ine çok düşkündür. Aradığı eşi bulmuştur. Elif hem kendi çocuklarına çok iyi bakmakta hem de Zeynep’ten yetim kalan çocuklara analarının yokluğunu hissettirmemektedir. Kendi evlatlarından asla ayırmaz yetimleri. Çocuklar da analık olarak eve giren Elif’i ana diye bağırlarına basarlar.
Annem, dedemin altıncı çocuğu olduğu için devlete verilen yol vergisinden kurtulmuş dedem...Elif ebem Mehmet dedem ile evlendiğinde üç tane üvey kızı olduğunu zikretmiştim. Bunları kendi çocuklarından ayırmaz. Hatta -annemin anlattığına göre önce evlatlıklarına dürüm verir sonra da kendi öz çocuklarına dürüm verirmiş.
Yeni bir aile olan Süvari’nin Mehmet’in hanesindeki bu mutlu günler bitmek üzeredir. Kaderin önünde kim ne yapabilmiş ki onlar bir şey yapabilsinler! Yokluk, yetimlik, hüzün ve hasret yılları bir kış mevsiminde başlar.
Dalakçı köyü, Gümüşkümbet ve Köpekli köyü hem mesafe bakımından hem de köylüler arasında çeşitli akrabalık bağlarıyla birbirine yakın iki köydür. Köylüler, o gününün gelenek ve göreneklerine göre, yaz kış demeden birbirlerine gidip gelmektedirler. Kızların en büyüğü olan Ümüş genç kız iken yakın köyden Gümüşkümbet ’ten bir gençle evlendirilmiştir. Bazen babası Mehmet bazen de annesi Elif, Ümüş ablasını yoklamaya giderler... Mevsim kıştır. Annesi Elif, o sırada küçük bir çocuk olan Cevdet’i sırtına sarar ve Gümüşkümbet köyüne gider... Dönüşte ise tam Kümbet tepesine gelince Ümüş’e hediye yiyecek götürdükleri boş tencere ellerinden düşer ve yuvarlana yuvarlana derenin dibine kadar ulaşır... Eniştesi Mehmet “bacım sen burada bekle ben tencereyi getireyim “der... Mehmet tencereyi almaya giderken annesi de tam rüzgârın yoğun bir şekilde estiği tepenin sırtında kucağında Cevdet ile bekler; fakat bu sırada sırtında taşıdığı Cevdet yüzünden terlemiş olan annesi Elif acı soğuğu bütün bedeninde hissetmektedir. En çok da ciğerlerine tesir eder şiddetli soğuk. Dayısı yirmi dakika kadar sonra tencereyi alıp gelir ve “bacım haydi eve dönelim” hasta olacağız der. Der ancak olan olmuş Elif tepeden aşıp gelen bütün ayazı ciğerinden yemiştir. Eve döndükten bir gün sonra öksürük ve nefes darlığı başlar annesi Elif’te. Üşütmüş, biraz sıcakta kalırsa iyileşir diyerek pek aldırmazlar... O günün şartlarında Kırşehir’e ve Mucur’a gitmek, doktor bulmak çok zordur... Hasta olanlar halkın içindeki bazı kişiler tarafından tedavi edilmektedir.
Elif hastalandıktan sonra 10 -15 gün yatakta kalır. Bu esnada dedem bir koyun keser ve ebemi bir gün akşama kadar deriye sararlar. Akşam deriyi çıkarıp yıkarlar. Birkaç gün beklenir fakat ebem iyileşmez. Bunun üzerine Cebalişli Kölelek(Fati?) yarma pişirip örtüye sererler ebemi de üstüne yatırıp iyice sararlar ...Amaç, ciğerlerinde ve böbreklerinde biriken suyu izale etmektir. Hastalığına rağmen hala çocuklarına çok düşkündür. Anlattığına göre annem ebemin ayaklarına sarılıp yatar, " Elik ...Elik....Elik..." diye uyurmuş...” Niçin anne ,ana demedin diye sorduğumda annem bilmiyorum ama ben ana demezdim “ Elik “ diye çağırırdım.” diye cevap vermişti. Elif ebem de küçük kızı uyuyunca yavaşça ayaklarını çekermiş...
Bu; ne kadar merhametli, adil , rakîk, şefkatli ve selim bir kalbe sahip olduğunu göstermektedir.
Dedemin son eşi Necmiye ise o kadar katı kalpli ve hasis bir ruha sahiptir ki çocuklardan yufka ekmeği bile saklamayı faydalı bir iş olarak gören hırslı, cimri bir kişiliği vardır ...
Annemin rivayet ettiğine göre Cevdet dayım kuzu gütmeye giderken azık koymazmış. Sulanmış yufka ekmeği de kimse almasın diye üstteki ekmeği işaretlemek için katlı koyarmış. Annem ve Zeynep teyzem de bunu bildikleri için katlı ekmeğin alt tarafından iki yufka çekip bir çıkışa koyup dayıma azık hazırlarlarmış...
Elif ebem basit bir soğuk algınlığı gibi duran hastalığın pençesine düştükten 10-15 gün sonra akciğerlerinde biriken suyun nefes alıp-vermeyi zorlaştırmasının neticesi olan bir kalp kriziyle hayata gözlerini kapar. Geride en büyükleri sekiz yaşında olan dört yetim bırakır. Toprağa düştüğünde ocak ayının sonlarıdır. Hiçbir şeyden habersiz olan annemin hatırasında annesinin ölümünden geriye sadece pencerenin önünde içini çekerek ağlayışı ve Kölelek ’in “Şu kıza bir dürüm verin de avunsun!” diye bağırışı kalmış. Hâlbuki annem ne kadar saklamaya çalışırlarsa çalışsınlar o küçücük yaşına rağmen her şeyin farkındadır. Annesi “Elik “yoktur artık. Dürümle unutulacak acı mıdır ki avunsun!
Annemin dediği gibi:” Biz bugüne geldik geldik de ne sular aktı, ne otlar bitti, ne yeşillikler sarardı; gel de onu bana sor”. Evet...Bugünlere kolay gelmedik. İnsanların calba ve süpürge yediği kıtlık günlerinden yiyecek beğenmediği, ölen kişinin elbiselerini almak için yarışılan günlerden kendi elbisesini birkaç seneden fazla giymeyen bir toplumsal yapıya ve kültürel değişime kolay gelmedik...Elbette hayat tarihte saplanıp kalmaz, kalamaz ama bu kadar da özünden ve kökünden de kopulmaz ki kardeşim...
Cenazesi dualarla, tekbirlerle, göz yaşları ile köy mezarlığının üst tarafına defnedilir...Geride ikinci eşini de genç yaşta kaybetmiş gözü yaşlı bir eş, dört yetim çocuk ve sevdiklerini bırakıp muradını alamayanların arasına karışır. Kendisinden sonra çocukları büyür evlenip başka köylere gelin giderler. Merhum ebem ,şimdi terkedilmiş Küçük Köpekli köyüne giden yolun hemen üstündeki mezarlıkta bir mezar taşı bile olmayan kabrinde, diriltileceği ve sevdiklerine kavuşacağı günü beklemektedir.
Allah rahmet etsin, mekanı cennet olsun.