Emperyal güçler için savaş çoğu zaman bir yatırımdır. Bu tür güçler askerî müdahaleleri çoğu zaman maliyet–fayda hesabı üzerinden değerlendirir. Eğer savaşın maliyeti—insan kaybı, ekonomik harcamalar ve uluslararası prestij kaybı—beklenen siyasal veya stratejik kazançları aşmaya başlarsa, iç kamuoyunda ciddi sorgulamalar ortaya çıkar. “Neden oradayız?” sorusu giderek daha yüksek sesle dile getirilir. Tarihte bunun en çarpıcı örnekleri, ABD’nin yaşadığı Vietnam Savaşı ve Afganistan Savaşı deneyimleridir. Her iki durumda da savaşın uzaması ve maliyetlerin artması, sonunda geri çekilmeyi kaçınılmaz hâle getirmiştir.
Kadim devlet geleneklerinde ise savaş çoğu zaman bir yatırım değil, bir varoluş mücadelesi olarak görülür. Bu anlayışta savunma ve direnme, yalnızca askerî bir tercih değil; tarihsel hafızaya ve kolektif kimliğe dayanan bir zorunluluktur. Bu nedenle maliyet–fayda analizi ikinci planda kalır; çünkü “vatan” veya “bağımsızlık” parayla ölçülebilen değerler değildir. Öyle durumlarda toplumlar, en ağır ambargolar ve baskılar altında bile dağılmak yerine çoğu zaman daha güçlü bir dayanışma sergileyebilir. Tarih boyunca pek çok toplumun dış müdahalelere karşı uzun süre direnebilmesinin arkasında bu tür bir kolektif bilinç yatmaktadır.
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri Türk milletinin modern tarihindeki iki büyük direniş deneyimidir. Çanakkale Savaşı sırasında, dönemin en güçlü donanma ve ordularını barındıran İtilaf devletlerine karşı verilen mücadele, yalnızca askerî bir savunma değil aynı zamanda bir varoluş direnişi olarak ortaya çıkmıştır. Ekonomik bakımdan zayıflamış ve uzun savaş yıllarıyla yıpranmış bir imparatorluğun insanları, “vatan” fikri etrafında birleşerek dünyanın en güçlü güçlerine karşı direnebilmiştir. Benzer bir durum imparatorluğun fiilen sona ermesinden sonra Anadolu’da başlayan Türk Kurtuluş Savaşı sürecinde de görülmüştür. İşgaller karşısında Anadolu halkı, büyük yokluklara rağmen yeniden örgütlenmiş ve ulusal egemenlik fikri etrafında birleşerek bağımsızlık mücadelesi vermiştir. Bu mücadele, askerî gücün tek başına belirleyici olmadığını; tarihsel hafıza, kolektif kimlik ve bağımsızlık bilincinin toplumların direnme kapasitesini nasıl artırdığını açık biçimde göstermiştir.
Fars kültürü de, yalnızca Fars etnik grubuna değil, İran merkezli geniş bir coğrafyayı kapsayan, sanat ve düşünce odaklı bir medeniyet kimliğidir. “Farslaşma” süreci, özellikle Büyük Selçuklu Devleti ve Babür İmparatorluğu gibi Türk ve Müslüman devletlerde saray dili ve kültürü üzerinde derin etkiler bırakmıştır. Farsça yüzyıllar boyunca Orta Asya’dan Hindistan’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada edebiyat ve yüksek kültür dili olarak kullanılmıştır. Bu durum, İran merkezli kültürel hafızanın tarihsel derinliğini göstermesi bakımından önemlidir.
Bugün İran askerî bakımdan Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail ile kıyaslandığında daha zayıf bir güç olarak görülebilir. Ancak devletlerin direncini belirleyen unsur yalnızca askerî kapasite değildir. Tarihsel hafıza, kültürel süreklilik ve toplumsal dayanışma da en az askerî güç kadar belirleyici olabilir. Nitekim Libya ve Irak gibi örneklerde görüldüğü üzere, güçlü kurumsal bütünlüğün zayıfladığı toplumlarda dış müdahaleler çok daha yıkıcı sonuçlar doğurabilmiştir. İran’ı ayakta tutan temel unsurlardan biri ise tarih, kimlik ve bağımsızlık bilincinden doğan direnme kültürüdür.
İran’da belki mevcut mollalık rejimi değişebilir; ancak bu durum İran toplumunun dış güçlere teslim olacağı anlamına gelmez. İran toplumu bir yandan dinî otoritenin belirlediği yönetim biçimine itiraz ederken, diğer yandan ülkesinin dış güçlerin etkisi altına girmesine de karşıdır. Bu nedenle İran’daki süreç yalnızca iktidarın değişmesi meselesi değildir; aynı zamanda bağımsızlık, egemenlik ve halk iradesi üzerine yürüyen daha derin bir tarihsel tartışmayı ifade eder.
Tarihin birçok döneminde görüldüğü gibi böyle kırılma anlarında iki olasılık ortaya çıkar:
“Ya devrim savaşı önler,
ya da savaş devrime yol açar.”