Çoklu Evren 2 “Gerçek Hayat”

Yıl 2010… Yine bir Eylül ayıydı. Genç adam, köyünün sessizliğinde, şehirlerin gürültüsünden, insanların samimiyetsiz yüzlerinden ve yorucu kalabalıklarından uzak geçirdiği uzun bir yaz tatilinin ardından yeniden okul yolunu tutmuştu. Bozkırın kuru rüzgârını ardında bırakıp okulun bahçesine girdiğinde içinde tarif edemediği bir boşluk vardı. Yeni eğitim yılı başlamıştı. Müdür, her zamanki gibi okulun girişinde yaptığı uzun konuşmayla yeni dönemin öneminden bahsetti. Alkışlar arasında herkes sınıflarına dağıldı. Okula yeni gelen öğretmenler olduğu söyleniyordu. İlk ders zilinin ardından sınıfın kapısı açıldı. Beyaz önlüğü, küt ve hafif kıvırcık saçlarıyla orta boylu genç bir öğretmen içeri girdi. Sınıf ayağa kalktı.

“Merhaba gençler, ben yeni Tarih öğretmeniniz Ülkü.”

İsmi duyduğu anda genç adamın zihninde geçen yıl aldığı o gizemli mesaj şimşek gibi çaktı. Telefon ekranında yazan son cümle yeniden gözlerinin önüne geldi: “Ülkü gelene kadar…” Kalbi hızlandı. Demek Ülkü buydu. Peki neden onu beklemesi söylenmişti? Bir tarih öğretmeni neyi değiştirebilirdi ki? Şimdiye kadar onlarca öğretmen görmüştü. Gelirler, ders anlatırlar, yoklama alırlar, ödev verir, disiplin sağlar ve giderlerdi. Öğretmenlik bundan ibaret değil miydi? Bu kadar basit bir meslek neden geleceğe bırakılmış bir mesajın içinde yer alıyordu? Günler geçti. Hayat olağan akışında devam ediyordu. Dersler başlıyor, bitiyor, zil çalıyor, öğrenciler dağılıyordu. Fakat genç adamın içinde açıklayamadığı bir değişim başlamıştı. Hiçbir sebep yokken yalnız hissediyordu. İnsanların konuşmaları anlamsız gelmeye başlamış, kalabalıkların içinde bile kendisini yabancı hissetmeye başlamıştı. Kimseye kızgın değildi ama herkesten uzaklaşmak istiyordu. Çocukluk ile yetişkinlik arasındaki o ince çizgide karakteri şekilleniyor, hayatın anlamını sorguluyordu. Bir sabah okul bahçesi bomboş kalmıştı. Son öğrenci de sınıfa girdikten sonra o hâlâ olduğu yerde dikiliyordu. Ne sınıfa girmek istiyor ne de o gün okulda bulunmak istiyordu. Bahçe nöbetçisi olan Ülkü öğretmen onu uzaktan fark etti ve sert ama şefkatli bir sesle seslendi.

“Oğlum! Neyi bekliyorsun?”

Genç adam cevap vermedi. Ülkü öğretmen yavaş adımlarla yanına geldi.

“Neyin var oğlum? Neden bu kadar sinirlisin? Niye kendini herkesten uzaklaştırıyorsun? Bana anlatabilirsin.”

İşte o an hayatında ilk kez biri gerçekten “Neyin var?” diye sormuştu. Meraktan değil, görev gereği değil, gerçekten bilmek istediği için… Genç adamın içinde yıllardır biriken sessizlik ilk kez çatladı. Kendini hissiz hissettiğini, insanlardan uzaklaşmak istediğini, hiçbir şeyden zevk almadığını anlattı. Ülkü öğretmen onu sonuna kadar dinledi. Sözünü kesmedi. Yargılamadı.

“Bu dönem geçecek. İnan bana geçecek. Ama ne zaman kendini yalnız hissedersen kapımı çal. Beraber bir yol buluruz.”

Genç adam başını öne eğdi. O gün ilk kez istemeyerek değil, güvenerek sınıfa girdi. Ertesi gün Ülkü öğretmen elinde kalınca bir kitapla sınıfa geldi. Ders başlamadan önce kitabı genç adamın sırasına bıraktı. Kitabın ortasında çengel bıyıklı, sert bakışlı bir adamın resmi vardı. Altında ise tek bir isim yazıyordu: Yavuz Sultan Selim.

“Bu senin. Oku.”

Genç adam kitabı elinden düşürmedi. Hayatında yıllar sonra ilk kez isteyerek bir kitabın sayfalarını çevirdi ve iki gün içinde bitirdi. Ardından ikinci kitap geldi.

“O Topraklar Bizimdi.”

Sonra bir başkası… Sonra bir başkası… Kitaplar artık sadece okunmuyor, genç adamın ruhuna işleniyordu. Her kitap yeni bir kapı açıyor, her satır zihnindeki sisleri biraz daha dağıtıyordu. Bir süre sonra kendi harçlığından para biriktirerek ilk kitabını aldı: Od. Ardından Şah ve Sultan, sonra başka eserler… Okudukça düşünceleri değişiyor, düşünceleri değiştikçe kişiliği şekilleniyordu. Günler geçtikçe iki yıl önce gelen o gizemli mesajı tamamen unutmuştu. Çünkü artık geleceğini kurmakla meşguldü. Ders notları yükseliyor, öğretmenleri onun değişimini fark ediyordu. En çok da Ülkü öğretmen… Her başarıda onu kutluyor, her fırsatta biraz daha ileri gitmesi için teşvik ediyordu. Çünkü Ülkü öğretmen onun en hassas noktasını keşfetmişti. Vatan sevgisini… Tarihini… Köklerini… O sadece tarih anlatmıyordu. Geçmişten karakter inşa ediyordu. Sınıfta kuru bilgiler değil, bir milletin hafızası konuşuyordu. Bir kuyumcu sabrıyla öğrencilerini tek tek işliyor, onların ruhuna görünmez izler bırakıyordu. Duruşu, disiplini, merhameti ve bilgisi okulun duvarlarından taşıyor, öğrencilerin hayatlarına sirayet ediyordu. Genç adam için artık Ülkü öğretmen sadece bir öğretmen değildi. Bir anne şefkatiyle yaklaşan, yol gösteren, düştüğünde kaldıran, inandığında sonuna kadar destekleyen bir rehberdi. Onun verdiği her tavsiye bir emir kadar değerliydi. Lisenin ikinci yılı onun gölgesinde sessiz ama güçlü bir değişimle geçti. O yıl onlarca kitap okudu. Hayatında ilk kez başarı belgesi aldı ve o belgeyi Ülkü öğretmenin elinden almak genç adam için bütün notlardan daha kıymetliydi. Yılın son dersinde sınıf alışılmadık bir sessizliğe bürünmüştü. Ülkü öğretmen öğrencilerine uzun uzun baktı.

“Gençler… Gelecek yıl aranızda olmayacağım. Son sınıfta yeniden görüşmek dileğiyle.”

Sınıf donup kalmıştı. Genç adam ise bu cümlenin ardından uzun süre hiçbir şey duymadı. Neden gidiyordu? Tam her şey düzelmişken neden? Üçüncü sınıf onun yokluğunda geçti. Ama genç adam bir an bile onun öğrettiklerinden sapmadı. Kitaplar okumaya devam etti, çalıştı, gelişti. Çünkü artık yol belliydi. Ve sonunda son sınıfın ilk günü geldi. İlk ders… Kapı yeniden açıldı. İçeri giren kişiyi gördüğü anda genç adamın yüzünde istemsiz bir tebessüm belirdi. Özlem bitmişti. Okulun bilge öğretmeni annemiz geri dönmüştü. O gün sınıfta hiçbir şey eskisi gibi değildi. Çünkü bazı insanlar geldiklerinde sadece sınıfa girmezler; insanın hayatına yeniden girerlerdi. O gün dersler hızla geçti. Son ders zili çaldı. Yurt odasına çıkan genç adam eşyalarını yerleştirmeye başladı. Eski bir kutuyu yerleştirirken kutu elinden kaydı. Yere düştü. Kapağı açıldı. İçinden yıllardır dokunmadığı eski telefonu çıktı. Eğilip eline aldı. Tozunu sildi. Titreyen parmaklarıyla ekranı kendine çevirdi. Üzerinde sadece tek bir cümle yazıyordu.

“Hazırsan başlıyoruz…”

Devam edecek