CHP’DE BİTMEYEN LİDERLİK TARTIŞMASI

Kolonları Kesip Suçu Başkasına Atmak

CHP’de sular durulmuyor, ama artık “dalgalanma” kelimesi olan biteni anlatmaya yetmiyor.

Ortada bir yönetim tartışması değil, giderek kurumsal bir parçalanma görüntüsü var.

Tek partide çift başlılık, yalnızca bir siyasi rekabet sorunu değil; doğrudan meşruiyet krizidir.

Bir tarafta “seçilmiş başkan” vurgusu yapanlar, diğer tarafta “irade gasp edildi” diyenler.

Herkes kendi haklılığını mutlaklaştırmış durumda.

Ama dikkat çekici olan şu: Kimse geri adım atmıyor, kimse sorumluluk almıyor, kimse “bu iş nerede koptu?” sorusuna samimi bir cevap vermiyor. Herkesin dilinde aynı cümle: “Ben haklıyım.”

Bir yanda “delege iradesiyle geldim” diyen bir yapı, diğer yanda “delege sistemi zaten satın alınmış oylarla sakatlanmıştır” iddiasını dillendiren eski yönetim.

Tartışma artık siyasi değil, doğrudan ahlaki bir zemine kaymış durumda. Mahkemelerin devreye girdiği, kararların koltuk değiştirttiği bir düzende ise siyaset değil, sürekli ertelenen bir kriz yönetimi yaşanıyor.

Bugün gelinen noktada tablo nettir: “Ben başkanım” diyenler de “hayır ben başkanım” diyenler de kendi meşruiyetini mutlak doğru ilan etmiş durumda.

Arada kalan ise örgüt, taban ve seçmendir.

Eski başkan cephesinden gelen “satılmış oylarla görevden alındım” iddiası, yeni yönetim tarafından “kurultay iradesi” söylemiyle karşılanıyor.

Ancak iki tarafın da birbirini yok sayan bu dili, problemi çözmek yerine derinleştiriyor.

Çünkü mesele artık kimin haklı olduğu değil, partinin nasıl bu hale geldiğidir.

CHP’liler yaşananları çoğu zaman “dış operasyon” olarak yorumluyor. Siyasetin doğası gereği bu tür iddialar anlaşılabilir.

Ancak burada gözden kaçırılan çok daha sert bir gerçek var: Bir yapı içeriden zayıflatılmışsa, dışarıdan sadece görünür hale gelir.

Bir bina ilk sarsıntıda yıkılıyorsa, sorun deprem değildir.

Sorun, çok önce kesilmiş taşıyıcı kolonlardır.

Siz eğer bir partiyi yönetirken, o partinin en temel dayanağı olan delege sistemini tartışmalı hale getirdiyseniz; eğer kurumsal güveni kişisel iktidar hesaplarına kurban ettiyseniz; eğer “ben kazanayım da nasıl olursa olsun” anlayışını siyasetin merkezine yerleştirdiyseniz, sonuç kaçınılmazdır.

Bugün yaşanan kriz, bir anda ortaya çıkmadı.

Uzun zamandır biriken, görmezden gelinen, ötelenen ve işine geldiğinde kullanılan sorunların toplamıdır.

Şaibe iddiaları, karşılıklı suçlamalar, hizip savaşları.

Bunların hiçbiri bugünün meselesi değil; bugünün patlamasıdır.

Şimdi herkes birbirini suçluyor.

Eski yönetim yeni yönetimi, yeni yönetim eskiyi.

Bir taraf “iradem çalındı” diyor, diğer taraf “meşru seçimle geldik” diye karşılık veriyor.

Ama iki tarafın da cevap vermediği temel soru şudur: Bu partiyi bu hale kim getirdi?

Rakipler kaleyi yıkmadı.

Kimse dışarıdan gelip bu yapıyı dağıtmadı.

Asıl yıkım içeriden gerçekleşti.

Kolonlar içeride kesildi, duvarlar içeride oyuldu, güven içeriden çökertildi.

Bugün ortaya çıkan tablo bir sebep değil, sonuçtur.

Ve bu sonucu sadece dış aktörlere, yargıya ya da siyasi rakiplere yüklemek, gerçeği perdelemekten başka bir şey değildir.

Siyasette güç, sadece sandıkta kazanmakla değil, o sandığın meşruiyetini korumakla anlamlıdır.

Eğer o meşruiyet içeriden aşındırılmışsa, kazanılan her pozisyon aslında tartışmalı bir zemine oturur.

Bugün CHP’de yaşanan kriz, bir “kim başkan olacak” meselesi değildir.

Bu, çok daha sert bir gerçeğin dışavurumudur: Kurumsal disiplinin, iç demokrasinin ve güvenin çöktüğü bir yapıda, en küçük sarsıntı bile büyük bir krize dönüşür.

Ve şimdi herkes aynı soruyla yüzleşmek zorunda: Kolonları kim kesti?

Çünkü cevap verilmeden, hiçbir bina ayakta kalmaz.