“ÇANAKKALE SAVAŞI SİPERİN ARDI VATAN”

Çanakkale Savaşları üzerine bugüne dek okuduğum en gerçekçi kitap Gürsel Göncü ile Şahin Aldoğan’ın ortaklaşa yazıp sonuna Türkçe ile yabancı dilden Kaynaklar, Yer İsimleri Sözlüğü, Muharebe Alanı Haritaları koydukları “Çanakkale Savaşı Siperin Ardı Vatan” kitabıdır. (MB Yayınevi, İstanbul-2006, 6. Baskı, 208 s.)

Bundan önceki yazımı ancak 65 yaşımda gezme olanağı bulduğum Çanakkale gezisine ayırmış yazının başlığını da “Çanakkale Türklerin Kıblesidir” koymuştum. 27 Haziran 2026 günü Kırşehir Memleket Gazetesi’nde yayımlanan bu yazımı facebook sayfamda da paylaşmıştım. Kırşehir’deki emekli eğitimci bir arkadaşım bu başlığa takılıp “Ne kıblesi be” yorumunda bulunmuştu. Yazıyı beğenmeden böylesi yorum yapması kızgınlığının bir göstergesiydi. Ben de safça bu yorumu, “Çok görülen gezilen yer anlamında” diyerek yanıtlamıştım.
Şimdi okuduğum kitaptan Çanakkale Savaşları’nın Türk’ün kıblesi olmanın çok ötesinde bugünkü varlık nedenimiz olduğunun kanıtını okuyalım: “(Çanakkale Savaşı konusu) bugün, Türkiye’de yaşayan her insan, kendi veya ülkesinin durumundan memnun olsun veya olmasın, herhangi bir ‘durum’ içinde olmaklığını, yani mevcudiyetini, 1915 yılındaki bu büyük savunma savaşına borçludur.” (s.11) Yazarlar Çanakkale Savaşlarıyla ilgili bilgi yoksunluğunun geçerli maddi nedenlerinden birini ilk elden yazılmış tarihçe, anı, araştırma ve röportajların Türk tarafından yoka yakın olmasına bağlarlar. Yakın tarihimizdeki bu tayin edici olayı merak edip öğrenmek yerine kanaat sahibi olmakla yetinmenin, parlatılmış laflar dizmenin, anıtlar ve bayraklar dikmenin yeterli olamayacağını; oysa bu savaşları İngilizler, Avustralyalılar, Yeni Zelandalılar, Fransızlar yani 1915’te karşımızda olan Müttefikler daha çok sahiplenip bizden daha çok yayınlar ortaya koyarak bilinçli bir farkındalık yarattıklarını söylerler. Bundan şu dersi çıkarırlar: “Kendi tarihlerine sahip çıkan milletler, yenilseler de yok edilemezler. Kazananlarsa, eğer kendilerini kaydetmezlerse, kendilerini kaybedecek duruma gelebilirler.” (s.12) Yazarlar, 91 yıl sonra (şimdi 111 yıl oldu) Çanakkale Harp Tarihi hâlâ yazılmayı bekliyor deyip resmi kuruluşları göreve çağırırlar. 25 Nisan 1915 sabahından 9 Ocak 1916 sabahına kadar 259 gün süren Çanakkale Kara Savaşlarını Türk tarafından yer yer tepe tepe ayrıntılı anlatan yazarlar kitaba bir de Sonuç bölümü koyarlar.

Yazarlar Genelkurmayın düşük gösterdiği rakamları belgelere dayalı olarak düzelterek, sonuçta Çanakkale muharebelerinin Türkiye’ye 101279’u şehit olmak üzere, genel toplamda 250000’nin üzerinde insana mal olduğunu söylerler. Yazarlar savaşlara katılmasalar da hazır bulundurulan askerleri de sayarak Çanakkale muharebelerine katılan insan sayılarını her iki taraf için de 550000’er kişi olarak hesaplayıp “(Türk tarafında) Çanakkale cephesine gelen her 10 askerden 6’sı ya şehit olmuş ya yaralanmış ya da hastalanarak savaş dışı kalmış demektir.” (s.146) Müttefik tarafı için bu rakamlar şöyle verilir: “Türkler’e karşı savaşan her 10 askerden 5’i ya ölmüş ya yaralanmış ya da hastalanarak savaş dışı kalmış demektir.” (s.147)
Yazarlar başka sonuçlarla birlikte şunun altını çizerler: “Müttefikler’in 1915’te Çanakkale’de durdurulmaları, Türkiye’yi prematüre (erken) bir yıkımdan korumuş; dolayısıyla o tarihte lidersiz, örgütsüz, moralsiz ve bağımsızlığını kaybetmiş bir milletin haritadan silinmesini engellemiştir.” (s.150) Yazarlar “Çanakkale Geçilmez”i sadece bir “edebiyat” olmaktan çıkarmanın biricik yolunun iki etkenden geçtiğini birinin aktif bir kimlik sağlayacak bilgi, ötekinin de kimyamıza işleyecek toprak konusunun altını çizerler. Bilgi üretiminin üniversiteler, araştırmacılar ve tarihçilere görevler yüklediğini, toprak konusunun ise çok daha kritik olduğunu, bu vatan için düşenlerin yattığı toprağı bizim kılarak, kanıt sayarak, muharebe arazilerini koruyarak, şehitler coğrafyası sayarak bunları koruyup, yaşatıp, anlatarak gelecek kuşaklara anlatılmalı derler.
Kendimize dönmemiz Gelibolu Yarımadasını korumamız gerektiğini çok çarpıcı eleştiriler sarsıcı sorular eşliğinde dile getirirler: “Bilgi ve belge yokluğunda, elimizdeki son kanıt olan tarihi dokuyu da zamanın hışmına veya yol, otopark, sembolik şehitlik yapma; heykel, anıt, bayrak dikme faaliyetlerine mi terk edeceğiz? Arabamızı veya otobüsümüzü, ilk hat siperleri üzerindeki otoparka bırakıp, yandaki sembolik 57. Alay Şehitliği’nde dua ederken ne hissedeceğiz? Veya Şehitler Abidesi’nin altındaki Eskihisarlık Burnu’na yapılan ‘cafe’de ayaklarımızı uzatıp Seddülbahir Köyü’ne doğru şekerleme mi yapacağız? Veya oturduğumuz yerin bir çıkarma koyu olduğunu unutup (belki de hiç bilmeden); tam orada şehit düşen Türk askerlerinin, yine tam orada biz şekerleme yapalım diye mi öldüğünü düşüneceğiz? (…) Nuri Yamut Anıtı denince, bu ismin muharebeler sırasında şehit düşmüş bir asker veya subay olmadığını düşünür müsünüz? Güneydeki Türk savunmasının bel kemiğini oluşturan Alçıtepe eteklerinin, dikenli tellerle çevrelenip şarap bağı yapıldığını görünce içinizden ne geçer? (…)” (s.151-152)
Yazarlar Gelibolu Yarımadasını adım adım gezip ortaklaşa yazdıkları kitabı şu sözlerle bitirirler: “25 Nisan 1915 Pazar günü, çıkarmalar başladığında, sahillerde düşmanı karşılayan bir avuç asker; sonuna kadar direnerek ve ölerek, sadece gerideki arkadaşlarına, savunmaya değil, arkalarındaki millete de vakit kazandırmıştı. O vakti, hiç olmazsa bundan sonra iyi kullanalım.”