Bir Ömrün Hafızasında Kalan

Geçenlerde sosyal medyada videoları izlerken kısa bir görüntüye rastladım. Yaşlı bir teyzemiz vardı. Hafızasını kaybetmişti. Kendisine sorulan birçok soruya cevap veremiyordu.

Anne babasını sordular, hatırlamadı.

Çocuklarını sordular, onları da hatırlamadı.

Adını sordular, kendi adını bile hatırlayamadı.

Bir insanın kendi adını unutması bile insanın yüreğine dokunuyor. Bir ömür boyunca o isimle yaşamak, o isimle sevilmek, o isimle çağrılmak ve sonra bir gün o isme bile ulaşamamak kolay değil.

Fakat videonun devamında öyle bir an geldi ki bütün dikkatimi oraya verdim.

Teyzeye Müslüman olup olmadığı soruldu.

Hiç tereddüt etmeden, “Elhamdülillah, Müslümanım.” dedi.

Peygamberlerimiz sorulduğunda isimlerini tek tek söyledi.

Kendi adını hatırlamıyordu.

Anne babasını hatırlamıyordu.

Çocuklarını hatırlamıyordu.

Fakat dilinden “Elhamdülillah” dökülüyordu.

İnsan o an kendisine şu soruyu sormadan edemiyor:

İnsan zihninin unuttuğu bazı şeyleri gönlü hatırlamaya devam eder mi?

Videonun altındaki yorumları okurken gözlerim doldu. Elbette birkaç dakikalık bir görüntü üzerinden bir insanın bütün hayatını bilmek mümkün değil. Hafıza kaybının tıbbi boyutu hakkında da böyle bir görüntüye bakarak hüküm veremeyiz.

Fakat bazı yorumlar insanı düşündürüyordu.

“Her şeyi unutmuş ama imanını unutmamış.”

Bir başka yorumda, yıllarca tekrar edilen duaların ve ibadetlerin insanın hayatına nasıl yerleştiğinden söz ediliyordu.

Teyzemizin abdestli oluşuna dikkat edenler de vardı.

Bütün bunlar bana tek bir şeyi düşündürdü:

İnsan hayatı boyunca gönlüne ne yazarsa, zor zamanlarında onunla baş başa kalıyor.

Geçmişte büyüklerimizin hayatında bunun izlerini daha fazla görüyorduk.

Evlerde Kur’an sesi duyulurdu.

Çocuklar büyüklerinden dua öğrenirdi.

Sofraya otururken besmele çekilirdi.

Bayram sabahları büyüklerin elleri öpülürdü.

Komşunun hâli sorulurdu.

Yaşlı bir insanın yanında daha dikkatli konuşulurdu.

Çocuklar yalnızca nasihat dinlemezdi. Büyüklerinin hayatını izlerdi.

Bugün ise bambaşka bir dünyanın içindeyiz.

Çocuklarımız teknolojiyle büyüyor. Telefonlar hayatımızın ayrılmaz bir parçası hâline geliyor. Dünyanın bir ucunda yaşanan olay, birkaç saniye içinde evimizin içine kadar ulaşıyor.

Eskiden savaş haberlerini gazetelerden okurduk.

Şimdi savaşın görüntüsü telefonumuzun ekranında karşımıza çıkıyor.

Bir zamanlar savaş denildiğinde aklımıza haritalar, cepheler ve askerler gelirdi.

Şimdi savaşın ne demek olduğunu bize en çok çocukların yüzleri anlatıyor.

Gazze’den gelen görüntüler bunun en ağır örneklerinden biri.

Savaşın ortasında kalan çocukları görüyoruz.

Anne babasını kaybeden çocukları görüyoruz.

Hastanelerde tedavi bekleyen küçücük bedenleri görüyoruz.

Bir annenin bebeğinin üzerine nasıl titrediğini görüyoruz.

Bir babanın çocuğunu kucağında taşırken yüzündeki çaresizliği görüyoruz.

Ve bazen insanın söyleyecek sözü kalmıyor.

Sosyal medyada savaş görüntülerinin arasında karşıma çıkan küçücük bir bebek vardı. O küçücük beden, yaşanan büyük felaketin ortasında kalmıştı. İnsan o görüntüye bakınca savaşın ne olduğunu bir kez daha anlıyor.

Savaşın en ağır tarafını bazen silahlar anlatmıyor.

Bir bebeğin korkmuş gözleri anlatıyor.

Bir annenin çocuğuna sarılışı anlatıyor.

Bir babanın kucağındaki küçücük bedeni bırakmak istemeyişi anlatıyor.

Bir çocuğun oyuncak yerine enkazın arasında yaşamak zorunda kalması anlatıyor.

İşte tam burada insan, yaşlı teyzemizin videosuna yeniden dönüyor.

Bir tarafta hafızasını kaybetmiş yaşlı bir kadın var.

Diğer tarafta daha hayatının başında olan bebekler var.

Biri geçmişini hatırlayamıyor.

Diğerinin daha hatırlayacak bir geçmişi bile oluşmadan savaş hayatına giriyor.

Birinin hafızası siliniyor.

Diğerinin çocukluğu elinden alınıyor.

İkisi de bize insanın ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor.

Bugün dünyanın birçok yerinde savaşlar, göçler, yoksulluk, açlık ve yalnızlık yaşanıyor. İnsanlar güvenli bir evin, temiz suyun, sıcak bir yatağın ve çocuklarının başını huzur içinde yastığa koymasının ne kadar büyük bir nimet olduğunu yaşayarak öğreniyor.

Biz ise çoğu zaman sahip olduklarımızı sıradan kabul ediyoruz.

Evimizin kapısını kilitleyip huzurla uyuyabiliyoruz.

Çocuğumuzu okula gönderirken onun akşam eve döneceğini biliyoruz.

Bir markete girip ihtiyaçlarımızı alabiliyoruz.

Bir sabah uyandığımızda evimizin hâlâ yerinde olacağını düşünüyoruz.

Bunların ne büyük nimet olduğunu, başka insanların hayatına baktığımızda daha iyi anlıyoruz.

İşte insanın gönlündeki iman ve merhamet burada anlam kazanıyor.

Çünkü iman yalnızca dilde söylenen bir söz değildir.

Merhamet yalnızca güzel bir kelime değildir.

İnsan, dünyanın bir ucundaki çocuğun acısını kendi evindeki çocuğun acısı kadar önemseyebiliyorsa insanlığını koruyor.

Bir bebeğin kimliğine, dinine, milletine, doğduğu yere bakmadan onun yaşamasını istiyorsa vicdanını koruyor.

Bir annenin gözyaşını kendi annesinin gözyaşından ayrı görmüyorsa kalbini koruyor.

Bugün birbirimize belki de en çok bunu hatırlatmamız gerekiyor.

Çünkü savaşlar yalnızca şehirleri yıkmıyor.

Savaşlar insanın güven duygusunu da yıkıyor.

Çocukların geleceğe dair hayallerini de yıkıyor.

Annelerin evlatları için kurduğu planları da yıkıyor.

Bazen bir çocuğun zihninde hayatı boyunca taşıyacağı korkular bırakıyor.

Bu yüzden çocuklarımızı yetiştirirken onlara yalnızca başarılı olmayı öğretmeyelim.

İyi insan olmayı da öğretelim.

Başkasının acısını görebilmeyi öğretelim.

Haksızlığa karşı susmamayı öğretelim.

Güçsüzün yanında durmayı öğretelim.

Bir insanın kimliğine bakmadan onun hayatına değer vermeyi öğretelim.

Çünkü dünya bize bugün çok ağır bir sınav gösteriyor.

Teknoloji ilerliyor ama insanlık aynı hızla ilerlemiyor.

Yapay zekâ saniyeler içinde bilgi üretiyor ama hâlâ bir bebeğin yaşaması için mücadele etmek zorunda kaldığımız bir dünyada yaşıyoruz.

Telefonlarımızın hafızası büyüyor ama bazı çocukların hayatında çocukluk diye bir hatıra bile kalmıyor.

Bu çelişki insanın içini acıtıyor.

Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur:

«“Allah sizi annelerinizin karınlarından hiçbir şey bilmez hâlde çıkardı. Şükredesiniz diye size işitme, görme ve gönüller verdi.”»

Nahl Suresi, 78. ayet

İşitmek, görmek ve gönül sahibi olmak…

Belki de bugün en çok bunlara ihtiyacımız var.

Sadece gözümüzle görmek yetmiyor.

Gördüğümüz acıyı kalbimizde hissetmemiz gerekiyor.

Sadece kulağımızla duymak yetmiyor.

Bir annenin feryadını anlayabilmemiz gerekiyor.

Sadece konuşmak yetmiyor.

Bazen insanlığın yanında durmamız gerekiyor.

Yaşlı teyzemizin videosu bana bir şeyi daha hatırlattı.

İnsan ne kadar çok şeyi unutursa unutsun, hayatı boyunca içinde büyüttüğü değerler onun karakterine dönüşüyor.

Çocukken öğrenilen bir dua…

Bir annenin öğrettiği merhamet…

Bir babanın gösterdiği doğruluk…

Bir büyüğün verdiği güzel terbiye…

Bunlar insanın içine yerleşiyor.

Belki bir gün isimler unutuluyor.

Yüzler unutuluyor.

Yıllar unutuluyor.

Ama gönüle yerleşen bazı değerler, hafızanın çok daha derin bir yerinde yaşamaya devam ediyor.

Bu nedenle bugün kendimize de çocuklarımıza da bakmalıyız.

Biz onlara ne öğretiyoruz?

Sadece kazanmayı mı?

Yoksa paylaşmayı da biliyorlar mı?

Sadece kendilerini korumayı mı?

Yoksa başkasının hakkını da düşünüyorlar mı?

Sadece güçlü olmayı mı?

Yoksa güçsüzün elinden tutmayı da öğreniyorlar mı?

Sadece dünyayı tanımayı mı?

Yoksa insanı anlamayı da öğreniyorlar mı?

Ben bir anne babanın çocuğuna bırakabileceği en büyük mirasın yalnızca ev, araba veya para olmadığına inanıyorum.

İnsanın çocuğuna bırakabileceği en kıymetli miras, iyi bir kalptir.

Çünkü ev yıkılabilir.

Para tükenebilir.

Eşyalar eskir.

Fotoğraflar kaybolabilir.

Hatta insan kendi geçmişini bile unutabilir.

Fakat bir çocuğun kalbine yerleşen güzel bir davranış, yıllar sonra başka bir insanın hayatına dokunabilir.

“İnsan, dünyaya ne kadar iz bıraktığıyla değil, dokunduğu kalplerde ne kadar iyilik yaşattığıyla hatırlanır.”

— Birsen Eker

Belki de yaşlı teyzemizin videosundan, Gazze’deki bebeklerin görüntülerinden ve bugün dünyanın farklı yerlerinde yaşanan acılardan kendimize ortak bir ders çıkarmalıyız.

Hayat çok kırılgan.

Bugün sahip olduğumuz hiçbir şeyin yarın elimizde kalacağının garantisi yok.

Bu yüzden sahip olduklarımızın kıymetini bilelim.

Çocuklarımızın başını okşayalım.

Anne babamızın hâlini soralım.

Bir büyüğümüzün elini öpelim.

Bir çocuğun yüzünü güldürelim.

İhtiyacı olan bir insanın elinden tutalım.

Ve dünyanın neresinde olursa olsun bir bebeğin acısını kendi evladımızın acısı kadar önemseyelim.

Çünkü insanlığımız tam da burada ölçülüyor.

Bir çocuğun hangi bayrağın altında doğduğuna değil, insan olarak doğduğuna bakabiliyor muyuz?

Bir annenin hangi milletten olduğuna değil, anne olduğu için aynı acıyı taşıdığını anlayabiliyor muyuz?

Bir bebeğin hangi ülkede doğduğuna değil, nefes alan küçücük bir can olduğunu görebiliyor muyuz?

Bunu başarabiliyorsak hâlâ umut var.

Dünya ne kadar sertleşirse sertleşsin, merhametimizi kaybetmeyelim.

Savaşlar ne kadar büyürse büyüsün, çocukların masumiyetini unutmayalım.

Hayat ne kadar hızlanırsa hızlansın, insan olduğumuzu hatırlayalım.

Çünkü bir gün hafızamız bize pek çok şeyi unutturabilir.

Kendi adımızı bile unutabiliriz.

Fakat bugün gönlümüze ne yazdığımız bizim seçimimizdir.

Yarın neyi hatırlayacağımızı bilemeyiz.

Ama bugün nasıl bir insan olacağımıza karar verebiliriz.

Belki insanın bu dünyadaki en büyük gururu, arkasında büyük bir servet bırakmak değildir.

Asıl gurur, kendisinden sonra gelenlerin gönlünde güzel bir iz bırakabilmektir.

Bir çocuğun duasında yer alabilmektir.

Bir annenin hayır duasını alabilmektir.

Bir yetimin yüzünde tebessüme vesile olabilmektir.

Bir insanın zor gününde elinden tutabilmektir.

Ve yıllar sonra adımız unutulsa bile iyiliğimizin bir başkasının hayatında yaşamaya devam etmesidir.

Çünkü bir ömrün hafızasında kalan, çoğu zaman yaşadıklarımız değil; yaşattıklarımızdır.