Çevremizde çok olaylar olmaktadır. Her gün bir sürü insanla muhatap oluyoruz. Çok şeyler duyuyoruz, görüyoruz. Bütün bunların arasında bizi ilgilendiren konularda gereken mesajı, çıkarılması gereken dersi alabiliyor muyuz?
Ayık olmak “uyanık” olmak demek değildir. Buradaki ayıklık farklı anlamlar içermektedir. Mekanı cennet olsun “Beni Solhan’ın Yağmurlarında Yıkasınlar” yazımızda adı geçen haminnem çok ayık bir kadındı. Gönül ehliydi. Bizim kitaplarda okuyup bellediklerimizi o hâl diliyle yaşıyordu.
1980’li yıllarda Solhan Yibo’da okurken ara ara okulumuzu ziyarete gelen bir derviş vardı. Adı Sadullah idi. Yöresel tabirle Şeyh Sadullah. Öyle derlerdi, öyle tanınırdı, öyle bilinirdi. Hayatıyla ilgili biyografik çalışmaların yapılıp yapılmadığını bilmiyorum. Bingöl Üniversitesine sormak lazım. Ne yazayım, konu bulamıyorum diyenlere iyi bir malzeme çıkar buradan. Solhan’da Temuçin Oteli’nin altında sonraları tanışıp dost olduğumuz Manav Mahmut Meriç vardı. Hala da muhabbetimiz devam etmektedir. Manav Mahmut’un da iyi bir dostuydu Hazret. Manav Mahmud’a ne zaman Şeyh Sadullah’la ilgili bir şey soracak olsam önce yüzüne tatlı bir tebessüm yayılır, sonrada anlatmaya başlardı. Zaman akar gider ama onun anlatacakları bitmezdi.
Şeyh Sadullah yaşlıca bir pir-i faniydi. Yüzünde nur, ceplerinde bolca şeker olurdu. Okulumuzun altı yüz kişilik mevcudu vardı. Okulumuzu her ziyarete geldiğinde çok defa karşılaştığımı, hayır duasını aldığımı hatırlarım. Manevi himmetine nail olmuşuz ki o gün bugündür ehl-i iman ve irfan kişileri severim, hayatlarını araştırmaktan ve okumaktan haz duyarım. Şahı Nakşibend Hazretleri şöyle buyurur. Bu benim en büyük teselli kaynağımdır: “Allah bir kulunu sevdiği zaman onu kâmil ve arif kullarıyla buluşturur, onları birbirlerine sevdirir.”
Şeyh Sadullah, sima cihetiyle Kırşehirli Mahsenli Ali Efendi’yi çok anımsatırdı. Birbirlerine çok benzerlerdi. Giyim-kuşamları özellikle sarık, sakal, cübbe ve bakışlar şaşılacak kadar bir benzerlik arz ediyordu. Mahsenli Hazretleri’nin fotoğrafını ilk gördüğümde “Aaa bu bizim Şeyh Sadullah!” demiştim ve Mahsenli Ali Efendi olduğunu bir türlü kabullenememiştim.
Hazret çocukları çok severdi. Onları etrafına toplayıp dua ettiğine, kendilerine âmin dedirttiğine çokça şahit olmuşumdur. Böyle dua etmek onun âdetiydi. Allah kendisinden razı olsun. Yanına gelip elini öpen her çocuğun başını okşar, cübbesinin cebinden şeker çıkarıp vermesi meşhurdu. Bu hareketi çoğu zaman aramızda sohbet konusu olurdu çünkü şekerleri hiç bitmezdi. Bu bir tarafa, o kadar öğrenciye yetecek şekerleri o cepleri nasıl taşıyordu aklımız almıyordu ama Şeyh Sadullah için normaldi.
Şunun altını çizmekte fayda var. Onunla alay eden, varlığını küçümseyen, burun kıvıran arkadaşlarımız olurdu. Sonraki yıllardan hatırlıyorum onların hepsi dini değerlerden uzak ideolojilerin kurbanı olup gittiler. Ben kendisini hem çok severdim, hem de sık sık gelmesini isterdim ama o çok seyrek gelirdi çünkü memleketin her tarafını yürüyerek gezen, halka dini ve ahlaki noktalarda nasihatler veren gezgin bir dervişti. İnsanların ona ihtiyacı vardı.
Bir defasında yanılmıyorsam Murat İstasyonundan Muş’a gitmek için trene biner ama parası olmadığı için trenden atılır. Tren Muş istasyonuna vardığında kondüktör trenin kapısını açar açmaz karşısında Şeyh Sadullah’ı görür. Yüzünde hiç eksik olmayan tebessümle yürüyüp gider.
Şeyh Sadullah, Gûevli idi. Dayım Mela Zülkif ile amcam Mela Yavuz’un hocası Mela Aziz’in köylüsüydü. Mela Aziz Solhan’ın büyük âlimlerindendi.
Şeyh Sadullah, köyümüze ne zaman uğrasa nenemin kapısını çalar, ondan gayrısının yemeğine iltifat etmezdi. Annemin bizzat şahit olduğu ve yazımızın da başlığını taşıyan hatırası hala kulaklarımda terütaze.
Annemler şimdiki adı Üzengilli olan Xaçir Köyündeler. Bir yaz ikindisi Şeyh Sadullah kendilerine misafir olur. Annem o zamanları henüz on yedisinde fettan bir güzel. Hazreti şeyhe hizmet için çırpınıp durmaktadır. Çünkü evlerine bir Allah dostu gelmiş. Ona hizmet etmenin sevincini iliklerine kadar yaşarlar. Ablası Sabiha Halam’da oğlu Şahin’le o gün orada. Şimdi Bursa’da ikamet eden kuzenim Şahin meşhur adıyla Şako küçüklüğünde biraz kekemeymiş. Nenem, Şeyh Sadullah’tan kekeme torunu Şahin için dua ister. Şeyh Sadullah, o her zaman ki gönül alıcı vakur tebessümüyle anneannemin yüzüne baktıktan sonra:
"Evinize, evliya olarak bildiğiniz bir zat gelirse ona ikram ettiğiniz yemeğin ilk lokmasını, o eline alıp ağzına doğru götürünce o lokmayı elinden hızlıca alın ve o kekeme çocuğa yedirin. Allah’ın izniyle çocuk iyileşecektir” der. Annemin aktardığına göre olay aynen böyle vuku bulmuş. Annem:
“O lokmayı yiyen Şahin’in kekemeliği geçtiği gibi, annemin de ne kadar ayık bir kadın olduğunu o gün fark ettim” diyor ve ekliyor: “Şeyh Efendi konuştuğu zaman annemden başka hiç birimizin aklına böyle bir şey gelmedi ama demek ki annem çok ayıkmış, biz bilememişiz, biz sadece dinleyip geçmişiz. Annem mesajı almıştı ve Şeyh Sadullah sofraya oturduğunda da aynen buyurduğu gibi gereğini yaptı” diyor.
Sözünü ettiğimiz ayıklık böyle bir şeydir. Gözlerin, kulakların açıklığından ziyade gönlün ve idrâkin açıklığıdır. İslami literatürde bunun karşılığı Basirettir.
Allah rahmet eylesin. Şeyh Sadullah başta olmak üzere evvelden göçüp gitmiş tüm ahibba-yı kirâma, ehl-i İslâm'a selam ve dualar olsun.
Evet, annemin bizzat şahit olduğu bu olay öyle sıradan bir olay gibi görünse de çıkaracağımız dersler ve ibretler cihetiyle önemlidir. Büyük olayların hızlı bir şekilde yaşandığı zamanları idrak ediyoruz. Çok konuşan, hadiseleri yorumlayan, yol gösterenler var ama önemli olan bizim basiretli tavrımızdır. Rahmetli nenem gibi ayık olmalıyız, mesajları doğru anlamalıyız. Yoksa bu yaşananları doğru okumasak bütün bir ömür boyu kekeme kalırız Allah muhafaza buyursun.